Molla Abdürrahmân Câmî hazretleri, (Şevâhidünnübüvve) kitabında buyuruyor ki: Halîfe Mensûr, Rebi’e dedi ki, İmâmı Ca’feri Sâdık yanıma gelsin. Çağırdılar. Yanına gelince, halîfe Mensûr: Eğer seni öldürmezsem, Allah beni öldürsün! Bir takım hîlelerle fitne çıkarıp, Müslümânların kanının dökülmesini istiyorsun, dedi. Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” yemîn ederek, ben böyle bir şey yapmadım ve yapmak da istemem. Eğer böyle bir şey işittiyseniz, o bir yalancının sözüdür. Allahü teâlâ korusun, söylediğiniz şeyi ben yapamam. Yûsüf aleyhisselâma zulüm ettiler, afv etti. Eyyûb aleyhisselâm bir derde müptela oldu, sabır etti. Süleymân aleyhisselâma çok şeyler ihsân olundu, şükür etti. Bunlar Peygamberdir, senin nesebin de onlara ulaşır, dedi. Mensûr bunları dinleyince, doğru söylüyorsun. Yukarı çıkalım diyerek odasına davet etti. Sonra bu söylediklerimi bana falan kimse söyledi, dedi. O kimseyi çağırdılar. Gelince sen bu sözleri Ca’feri Sâdık’ın kendisinden mi işittin, diye sordu. O şahıs evet kendisinden işittim, deyince, yemîn eder misin, dedi. Evet dedi ve şöyle yemîn etti: “Billahillezî lâ ilâhe illâ hû âlimülgaybi veşşahâdeti: “Kendisinden başka ilâh olmayan, gizli ve açık Her şeyi bilen Allaha yemîn ederim”, dedi. Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” o şahsa şöyle yemîn et dedi: “Beraytü min havlillahi ve kuvvetihî veltece’tü ilâ havlî ve kuvvetî lakad fe’ale kezâ ve kezâ Ca’fer ve kezâ ve kezâ kâle Ca’fer: (Allahın kuvvet ve kudretinden çıkıp, kendi kuvvet ve kudretime sığınmış olayım ki, Ca’fer şöyle şöyle dedi ve şöyle şöyle yaptı)”. O şahıs önce böyle yemîn etmek istemedi. Fakat sonra etti ve o ânda düşüp öldü. Halîfe Mensûr, bunun ölüsünü ayağından tutup, dışarı atınız, dedi.
Rebi’ şöyle anlatır: Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” halîfe Mensûrun yanına geldiğinde, dudaklarını kıpırdatıyor, bir şeyler okuyordu. Mensûrun kızgınlığı yavaş yavaş geçti. Hattâ onu yanına çağırıp, güler yüzlü ve hoşnut davrandı. Oradan ayrılınca, Ca’feri Sâdıka “radıyallahü anh” halîfe sana çok kızmışdı, sen gelip dudaklarını oynattıkça, onun kızgınlığı yavaş yavaş söndü. Hangi duâyı okuyordunuz, diye sordum. Dedem Hazreti Hüseyinin “radıyallahü anh” duâsını okuyordum. Bu duâ şöyledir buyurdu: “Yâ uddetî inde şiddetî ve yâ gavsî inde kürbetî ührüsnî biaynikelletî lâtenâmü ve ekfinî bi rüknike ellezî lâ yerâmu”. [Ey, zorlukta dayanağım ve ey sıkıntıda hakîkî mededkârım! Dâimî görmekliğin ile beni koru ve nihâyetsiz kudret ve kuvvetinle bana kâfi’ ol!] Rebi’ demiştir ki, bu duâyı ezberledim. Bana ne zamân bir musîbet gelse, bu duâyı okur, kurtulurdum. Sonra o ölen şahsa niçin kendi yemîninden başka bir yemîn ettirdiniz diye sordum. Bir kul Allahü teâlâ’yı vahdâniyyet ve azamet ile zikr ederse, Allahü teâlâ o kuluna rahmet ve re’fet (koruma) ile nazar eder ve cezâsını geciktirir. O kimseye işittiğin gibi yemîn verdim ve gördüğün gibi Allahü teâlâ onun cezâsını çabuk verdi.
Halîfe Mensûr, kapıcısına, Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” bana geldiği zamân, benim yanıma girmeden onu öldür, diye emir etti. Ca’feri Sâdık bir gün halîfe Mensûrun bulunduğu yere geldi ve yanına girip oturdu. Kapıcı içeri girip, onu halîfe Mensûrun yanında gördü ve şaşırdı. Bir müddet sonra Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” ayrılıp gitti. Mensûr kapıcısını yanına çağırıp, sana ne emir etmiştim, dedi. Kapıcı yemîn ederek, Ca’feri Sâdıkı sâdece senin yanında gördüm. Girerken de, çıkarken de görmedim, dedi.
Dâvüd bin Alî bin Abdüllah bin Abbâs, İmâmı Ca’feri Sâdık’ın “radıyallahü anh” kölelerinden birini öldürdü ve mâlını aldı. Ca’feri Sâdık hazretleri, Dâvüd’ün yanına gidip, kölemi öldürdün ve mâlımı gasp ettin. Sana bedduâ edersem görürsün, dedi. Dâvüd bin Alî beni bedduâ ile mi korkutuyorsun diyerek, alay etti. Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” evine gidip, bütün geceyi ibâdet ile geçirdi. Seher vakti Dâvüd bin Alî’ye bedduâ ettiğini işittiler. Aradan bir sâat geçmeden Dâvüd bin Alî öldürüldü.
Ebû Basîr şöyle anlatmıştır: Medîne’ye gitmiştim. Yanımda bir câriyem vardı. Sabâhleyin gusül abdesti almak maksadı ile hamâma gitmek için dışarı çıktım. Bir gurub kimseyi İmâmı Ca’feri Sâdık’ın “radıyallahü anh” ziyâretine giderken gördüm. Ben de onlara katıldım. Gidip huzûruna girdik. Bana bakarak, ey Ebâ Basîr, Peygamberlerin ve oğullarının huzûruna cünüp olarak girilemeyeceğini bilmiyor musun, buyurdu. Sizi ziyaretten mahrûm kalmayayım diye böyle geldim, dedim. Sonra bir dahâ böyle yapmayacağıma tövbe edip, dışarı çıktım.
Bir kimse şöyle anlatmıştır: Mekke’de bir elbise satın almıştım. Kendime kefen olsun diye ölünceye kadar saklamağı düşünüyordum. Arafâtdan Müzdelifeye gittiğimizde, o elbiseyi kaybettim ve çok üzüldüm. Sabâhleyin Minâya gidince, Mesciti Hîfde oturmuştum. O sırada birisi gelip, seni Ca’feri Sâdık hazretleri çağırıyor, dedi. Gidip selâm verdim ve huzûrunda oturdum. Bana, istersen, sana bir elbise vereyim, vefâtından sonra kefenin olur, buyurdu. İyi olur, zâten bir elbisem kayboldu, dedim. Hizmetçisi bir elbise getirdi. Aynen kaybettiğim elbise gibi idi. Bunu al ve Allahü teâlâ’ya ısmarla buyurdu.
Bir zât şöyle anlatmıştır: Bir cemâ’at ile Ca’feri Sâdık hazretlerinin sohbetindeydik. Ben şöyle sordum. Allahü teâlâ, İbrâhîm aleyhisselâma [Bekara sûresi 260.cı âyetinde meâlen] (... Dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır, koşarak sana gelirler...) buyurdu. Bu kuşlar aynı cinsten mi idi yoksa, değişik cinsten mi idiler? Ca’feri Sâdık “radıyallahü anh” bu süâlim üzerine, istermisiniz o kuşları aynen size göstereyim, buyurdu. İsteriz, dedik. Ey tavus diye çağırdı, bir tavus kuşu geldi. Ey karga dedi, bir karga geldi. Ey güvercin dedi, bir güvercin geldi. Sonra ey doğan dedi, bir doğan kuşu geldi. Bu dört kuşun başlarının kesilmesini emir etti. Parça parça edip etlerini birbirine karıştırdılar. Başlarını bıraktılar. Tavus kuşunun başını kaldırıp, ey tavus buyurdu. Bir de baktık ki tavus kuşunun eti ve kemiği diğer kuşların parçaları arasından ayrılıp, kendi başıyla birleşti, cânlanıp önceki hâlini aldı. Diğer üç kuş da aynı şekilde cânlandılar.