Hayât bin Kays el-Harrânî hazretlerinin kerâmetleri meşhûrdur. Oğlu Ebû Hafs Ömer şöyle anlatır: Şeyh Zagib er-Rahâbî, babamın ziyâretine gelmişti. Babam ise, sabah namazından sonra evinin kapısında oturmuş, kendi işi ile meşgûl oluyordu. Zagîb er-Rahâbî gelip kapının diğer tarafına oturdu. Babam, onunla hiç konuşmadı. Şeyh Zagib, buna alındı ve içinden: “Tâ Rahâbe’den geldim de, bana hiç iltifât edip konuşmadı. Hiç böyle olur mu?” diye düşündü. Babam ona hemen şöyle seslendi: Benim hakkımda kalbinden geçirdiğin şu i’tirâzından dolayı, sana bir zarar geleceğinden korkuyorum. Bunun dış a’zâlarında mı, yoksa iç a’zâlarında mı meydana gelmesini istersin?” O da:, “Dış a’zâlarımda olsun!” deyince, babam elini uzattı, o ânda gözlerinden bir tanesinin şekli ve yeri değişip rahatsızlandı. Adam kalkıp hürmet gösterdi ve oradan ayrıldı ve memleketi olan Rahâbe’ye döndü. Birkaç sene sonra, kendisine bir yerde tesadüf ettiğimde, gözünün iyileşmiş olduğunu gördüm. Sebebini sorunca: “Bir zikir halkasına iştirâk ettim. Orada babanızın talebelerinden biri ile görüştüm. Ellerini hasta gözüme koyunca, hemen iyileşip eski hâline döndü” diye cevap verdi. O gün, baban benim gözüme parmağı ile işâret ettiği zaman kalb gözüm açılmış, onun feyzi ile birçok garîb şeyler görmüştüm.”
Abdüllatîf bin Ebi’l-Ferec anlatır; “Harran’da bir câmi yapılıp, sıra mihraba gelince, kıble husûsunda Hayât bin Kays hazretleri ile câmiyi yapan zât arasında ihtilâf çıktı. Sonunda Hayât bin Kays ustaya: “Önüne bak, kıbleyi göreceksin!” buyurdu. O zât da, önüne baktığında bir de ne görsün, Kâ’be önünde duruyordu! Bunu gören o zât, düşüp bayıldı.”
Necîbüddîn Abdü’l-Mün’îm el-Harrânî anlatır: “Birgün, Hayât bin Kays hazretleri ile beraberindekiler, yolculuğa çıkmışlardı. Yorulunca, bir yerde dinlenmek istediler. Ümm-i Gâylân denilen bir ağacın altında istirahate çekildiler. Bir aralık hizmetçisi, Hayât bin Kays’a: “Ben, hurma yemek istiyorum!” dedi. O da, ona: “Şu ağacı salla, hurma düşer ve yersin!” deyince, hizmetçi: “Bu ağaç Ümm-i Gâylân denilen bir ağaçtır, hurma ağacı değildir” dedi. Hayât bin Kays hazretleri, “Ben sana o ağacı salla diyorum” deyince, hizmetçi ağacı sallamak zorunda kaldı. Ağacı sallayınca, misk gibi yaş hurma dökülüverdi. Dökülen hurmaları yediler, doydular ve sonra orasını terk ettiler:”
Sâlih bin Gânim bin Ya’lâ anlatır! “Güzel bir günde, Yemen’den Hind Denizine bir sefere çıkmıştık. Denizin ortasına ulaştığımız zaman, şiddetli esen fırtına ve dalgalara tutulmuştuk. Gemimiz hasara uğrayıp delindi. Ben, bir tahta parçasına tutunarak, kimsenin yaşamadığı bomboş bir adaya ulaştım. Çok gezdiğim hâlde hiç kimseyi göremedim. Orada bir mescid görüp, içeriye girdim. Mescidde bulunan dört kişi, kıbleye yönelmiş, tâat ve zikir ile meşgûl oluyorlardı. Selâmlaştıktan sonra hâlimi hatırımı sordular. Ben de, onların hâllerini müşâhede etmeye devam ettim. Yatsı namazı vakti olunca, Hayât bin Kays hazretleri içeriye, girdi. Onların yanına yaklaşıp selâm verdi. Namaz kılmak için öne doğru geçti. Onu İmâm yapıp, yatsıyı cemâatle kıldılar. Sabaha kadar ibâdet, tâat ve zikir ile meşgûl oldular. Sabah namazı da kılındı. Namazdan sonra Hayât bin Kays hazretlerinin: “Ey tövbe, edenlerin sevgilisi! Ey âriflerin neş’e, sevinç kaynağı! Ey âbidlerin gözbebeği! Ey yalnızların dostu! Ey sığınanların sığınağı ve ey ümidini kesenlerin dayanağı! Ey sıddîkların kalplerinin kendisine meylettiği ve sevgililerinin kalblerinin kendisiyle dost olduğu ve korkanların himmetinin kendisine bağlandığı yüce Rabbim!” diye münâcatta bulunduğunu, yalvardığını işittim. Sonra ağladı. O sırada etrâfı aydınlatan nûrlar gördüm. Onlar sebebiyle, ayın ondördündeki parlaklık gibi her taraf aydınlanmıştı. Sonra o mescidden: “Sevenin, sevgiliye gitmesi, büyük bir iştir. Çünkü, kalbte korkulardan meydana gelen dehşetli üzüntü vardır. Ey sevgili! Ben ıssız çölleri yürüyerek katediyorum. Karşılaştığım bütün ovalar ve dağlar, beni hep sana gönderiyor” ma’nâsındaki beyitleri söyleyerek çıkıp gitti. Orada bulunanlar, bana: “Bu zâta tâbi ol!” dediler. Ben de, onun peşine takıldım. Yer ve gök, denizler ve dağlar, sahralar, onun ayağı altında dürülüyordu. O, her adımını atışında, “Yâ Rabbî! Hayât’a hayat ver!” diyordu. Az zaman sonra, bir anda yeryüzü bizim için katlanıp, hemen Harran’a geldik. Oradakiler henüz sabah namazını kılıyorlardı.”
Ebû Abdullah el-Kureşî diyor ki: “Vefâtlarından sonra kabirde, hayatlarındaki gibi kerâmetleri ve tasarrufları devam eden dört evliyâ gördüm. Bunlar: Ma’rûf-i Kerhî, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Ukâyl-i Münbecî ve Hayât bin Kays el-Harrânî hazretleridir.”