Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselam

Menkıbeleri

Bütün bu mucizeler o kadar çoktur ki, saymak mümkün olmamıştır. İkinci kısımdaki mucizelerin üç bin kadar olduğu bildirilmiştir. Bunlardan meşhûr olan seksen altı adetini aşağıda bildireceğiz.

1–Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin en büyüğü Kur’ânı kerîm’dir. Bugüne kadar gelen bütün şâirler, edebiyâtçılar, Kur’ânı kerîm’in nazmında ve manâsında âciz ve hayrân kalmışlardır. Bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’câzı ve belâgatı insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veyâ bir kelime eklense, lafzındaki ve manâsındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arap şâirlerinin şiirlerine benzemiyor. Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması veyâ dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalplerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslâm düşmanları, Kur’ânı kerîmi dinlemekle, kalpleri yumuşamış, îmâna gelmişlerdir. İslâm düşmanlarından ve mu’attala, melâhide ve karâmita denilen Müslümân ismini taşıyan zındıklardan Kur’ânı kerîmi değiştirmeğe, bozmağa ve benzerini söylemeğe çalışanlar olmuş ise de hiçbiri, arzûlarına kavuşamamıştır. Tevrât ve İncîl ise, insanlar tarafından her zamân değiştirilmiş ve yine değiştirilmektedir. Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler ve iyi ahlâk ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara fâideli ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’ânı kerîm’de açıkça veyâ kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbâbı anlayabilmektedir. Semâvî kitâpların hepsinde, Tevrât da, Zebûr’da ve İncîl’de bulunan ilimlerin ve esrârın hepsi Kur’ânı kerîm’de bildirilmiştir.

Kur’ânı kerîm’de mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü teâlâ bilir. Çoğunu sevgili Peygamberine “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bildirmiştir.

Alî ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhümâ” bu ilimlerden çoğunu bildiklerini haber vermişlerdir. Kur’ânı kerîmi okumak çok büyük bir nimettir. Allahü teâlâ, bu nimeti Habîbinin ümmetine ihsân etmiştir. Melekler bu nimetten mahrûmdurlar. Bunun için, Kur’ânı kerîm okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün tefsîrler, Kur’ânı kerîm’deki ilimlerden çok azını bildirmektedirler. Kıyâmet günü, Muhammed aleyhisselâm minbere çıkıp Kur’ânı kerîm okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini anlayacaklardır.

2–Muhammed aleyhisselâmın meşhûr mucizelerinin en büyüklerinden birisi de, ayı ikiye ayırmasıdır. Bu mucize, başka hiçbir Peygambere nasip olmamıştır. Muhammed aleyhisselâm elli iki yaşında iken, Mekke’de Kureyş kâfirlerinin elebaşları yanına gelip, (peygamber isen ayı ikiye ayır) dediler. Muhammed aleyhisselâm, herkesin ve hele tanıdıklarının, akrabâsının îmân etmelerini çok istiyordu. Ellerini kaldırıp duâ etti. Allahü teâlâ, kabûl edip, ayı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer yarısı başka dağın üzerinde göründü. Kâfirler, Muhammed bize sihir yaptı dediler. Îmân etmediler.

Şiir:

Köpek, aya bakınca havlar,

Ayın bunda ne kusûru var,

Köpekler, her zamân havlar.

Beyt:

Ağız tadının kaçması, hastalığı bildirir

En lezzetli şerbetler hastaya acı gelir.

3–Muhammed aleyhisselâm, bazı gazâlarında, susuz kalındığı zamân, mübârek elini bir kaptaki suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devâmlı taşmıştır. Bazen seksen, bazen üç yüz, bazen bin beş yüz, Tebük Gazâsında ise, yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları, bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübârek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

4–Bir gün amcası Abbâs’ın evine gidip, onu ve evladını yanına oturtup, üzerlerini ihrâmı ile örterek, (Yâ Rabbî! Bu benim amcam ve babamın kardeşidir. Bunlar da benim ehli beytimdir. Şu örtümle onları örttüğüm gibi, Sen de Cehennem ateşinden kendilerini ört, koru!) buyurdu. Duvarlardan üç kere âmîn sesi işitildi.

5–Bir gün, kendisinden mucize isteyenlere karşı, uzaktaki bir ağacı çağırdı. Ağaç, köklerini sürüyerek gelip selâm verip, (Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûluh) dedi. Sonra, gidip yerine dikildi.

6–Hayber gazâsında, önüne zehirlenmiş koyun kebâbı koyduklarında, (Yâ Resûlallah! Beni yeme, ben zehirliyim) sesi işitildi.

7–Bir gün, elinde put bulunan kimseye, (Put bana söylerse, îmân eder misin?) dedi. Adam, ben buna elli senedir ibâdet ediyorum. Bana hiçbir şey söylemedi.

Sana nasıl söyler? dedi. Muhammed aleyhisselâm, (Ey put ben kimim?) deyince, (Sen Allah’ın Peygamberisin) sesi işitildi. Putun sahibi, hemen îmâna geldi.

8–Medîne’de, mesciti nebevîde dikili bir hurma kütüğü vardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannâne denirdi. Minber yapılınca, Hannânenin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemâat işittiler. Minberden inip, Hannâneye sarıldı. Sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı) buyurdu. Böyle mucizeler çok görülmüş ve haber verilmiştir.

9–Eline aldığı çakıl taşlarının ve tuttuğu yemek parçalarının arı sesi gibi, Allahü teâlâ’yı tespih ettikleri çok görülmüştür.

10–Bir kâfir gelip, Senin Peygamber olduğunu ben nereden bileyim? dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Şu hurma ağacındaki salkımı çağırsam, o da gelse îmân eder misin?) buyurdu. Kâfir, evet îmân ederim dedi. Resûlullah hurma salkımını çağırdı, sıçrayarak geldi. Resûlullah, (Yerine git!) buyurdu. Ağaçtaki yerine çıkıp asıldı. Bunu gören kâfir îmân etti.

11–Mekke’de birkaç kurt bir sürüden koyun kapıp götürdüler. Çoban hücûm edip, kurtardığında, kurtlardan birisi,

Allahü teâlâ’nın gönderdiği rızkımızı elimizden alırken, Allahü teâlâ’dan korkmadın mı? dedi. Çoban, (Çok şaşırdım, kurt konuşur mu?) deyince, kurt, (Bundan dahâ şaşılacak şeyi haber vereyim mi? Medîne’de Allahü teâlâ’nın Peygamberi olan Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mucizeler gösteriyor) dedi. Çoban gelip bunu Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” anlattı ve Müslümân oldu.

12–Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir çayırda giderken, üç kere, yâ Resûlallah sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe ne istediğini sordu. O da, (Bu avcı beni avladı. Karşı ki tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları emzirip geleyim) dedi. Resûl aleyhisselâm, (Sözünü tutar mısın, gelir misin?) dedi. (Allahü teâlâ için söz veriyorum, gelmezsem Allahü teâlâ’nın azâbı benim üzerime olsun) dedi.

Resûlullah, geyiği bıraktı. Biraz sonra geldi. Resûlullah onu bağladı. Adam uyanıp, (Yâ Resûlallah, bir emrin mi var) dedi. (Bu geyiği âzât et!) buyurdu. Adam geyiğin ipini çözüp bıraktı. Geyik sevincinden iki ayağını yere vurup,

(Eşhedü en lâilâhe illallah ve enneke Resûlullah) dedi ve gitti.

13–Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” bir koyun pişirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı ile yediler.

(Kemiklerini kırmayınız!) buyurdu. Kemikleri toplayıp, mübârek ellerini üstüne koyup duâ etti. Allahü teâlâ koyunu diriltti.

14–Bir gün, bir köylüyü îmâna davet etti. Müslümân bir komşumun vefât etmiş kızını diriltirsen, îmân ederim dedi. Mezârına gittiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı. Kabir içinden ses işitildi ve dışarı çıktı. (Dünyâya gelmek ister misin?) buyurdu. (Yâ Resûlallah! Dünyâya gelmek istemem. Burada babamın evindekinden dahâ râhatım. Müslümân’ın âhreti, dünyâsından dahâ iyi) dedi. Köylü bunu görünce, hemen îmâna geldi.

15–Resûlullaha, büyüdüğü hâlde hiç konuşmayan bir çocuk getirdiler. (Ben kimim?) diye sordu. Sen Resûlullah’sın diye cevab verdi. Ölünceye kadar konuştu.

16–Bir kimse, yılan yumurtasına basarak iki gözü görmez oldu. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” getirdiler. Mübârek tükürüğünden gözlerine sürmekle görmeğe başladı. Hattâ seksen yaşında olduğu hâlde, iğneye iplik geçirirdi.

17–Muhammed bin Hâtib diyor ki, küçük idim. Üstüme kaynar su döküldü. Vücûdum yandı. Babam Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” götürdü. Mübârek elleri ile, tükürüğünü yanan yerlere sürdü ve duâ buyurdu. Hemen yanıklar iyi oldu.

18–Bir kadın, bir kel oğlunu getirdi. Resûlullah, mübârek elleri ile başını sıvadı. Şifâ buldu. Saçları uzamağa başladı.

19–Tirmüzî ve Nesâî’nin (Sünen) kitâplarında diyor ki, iki gözü amâ bir kimse gelip, yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Allahü teâlâ’ya duâ et, gözlerim açılsın dedi. (Kusûrsuz bir abdest al! Sonra Yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselâm! Seni vesîle ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hâtırın için kabûl etmesini istiyorum. Yâ Rabbî! Bu yüce Peygamberi bana şefâatcı eyle!

Onun hürmetine duâmı kabûl et!) duâsını okumasını söyledi. Adam, abdest alıp duâ etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duâyı Müslümânlar, her zamân okumuşlar ve maksatlarına kavuşmuşlardır. [(Se’âdeti Ebediyye) kitabı 450.ci sahîfeye bakınız!]

20–Ebû Tâlib ile bir çölde gidiyordu. Ebû Tâlib, çok susadığını söyledi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hayvandan yere inip, (Susadın mı?) buyurdu ve mübârek ayaklarının ökçesini yere vurdu. Su fışkırdı. (Amcam, bu sudan iç!) buyurdu.

21–Hudeybiye gazâsında suyu az kuyunun yanına kondular. Asker susuzluktan şikâyet ettiler. Bir kova su istedi, içinden abdest alıp ve tükürüp, bunu kuyuya döktürdü. Bir ok alıp, kuyuya attı. Kuyunun ağzına kadar su ile dolduğunu gördüler.

22–Bir gazâda, asker susuzluktan şikâyet etti. Resûl aleyhisselâm, iki askeri su aramağa gönderdi. İki kırba dolusu su ile deve üstünde bir kadını gördüler, getirdiler. Resûl aleyhisselâm, kadından bir miktar su istedi. Bir kap içine döktürdü. Bütün asker gelip, sıra ile kaplarını, tulumlarını doldurdular. Kadına bir miktar hurma verip su tulumlarını da doldurdular. (Senin suyundan eksiltmedik. Bize suyu Allahü teâlâ verdi) buyurdu.

23–Medîne’de, minberde hutbe okurken, bir kimse, yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Susuzluktan çocuklarımız, hayvanlarımız, tarlalarımız helâk oluyor. İmdâdımıza yetiş dedi. Ellerini kaldırıp, duâ eyledi.

Gökte hiç bulut yokken, mübârek ellerini yüzüne sürmeden, bulutlar toplandı. Hemen yağmur başladı. Birkaç gün devâm etti.

Yine minberde okurken, o kimse, yâ Resûlallah! Yağmurdan helâk olacağız deyince, Resûl aleyhisselâm, tebessüm etti ve (Yâ Rabbî! Rahmetini başka kullarına da ihsân eyle!) buyurdu. Bulutlar açılıp, güneş göründü.

24–Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki, çok borcum vardı. Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdim. Bahçeme gelip, hurma yığınının etrâfında üç kere dolaştı. (Alacaklılarını çağır, gelsinler!) buyurdu. Her birine hakları verildi. Yığından bir şey eksilmedi.

25–Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabûl edip, boş kabı geri gönderdi. Kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek, yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Hediyemi niçin kabûl etmediniz? Acaba günâhım nedir? dedi. (Senin hediyeni kabûl ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir) dedi. Kadın çocukları ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka bir kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdiler. (Gönderdiğim kapta kalsaydı, dünyâ durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi) buyurdu.

26–Ebû Hüreyre diyor ki, Resûlullaha birkaç hurma getirdim. Bunlara bereket verilmesi için duâ etmesini söyledim. Bereketli olmaları için duâ buyurdu ve, (Bunları al, kabına koy. Ondan almak istediğin zamân elinle içinden al, boşaltıp da, yerden alma!) buyurdu. Hurmaların bulunduğu çantamı gece gündüz yanımdan ayırmayıp, Osmân “radıyallahü anh” zamânına kadar hep yedim.

Yanımdakilere de yedirdim ve avuç doluları sadaka verdim. Osmân “radıyallahü anh”ın şehit olduğu gün çantam zâyi’ oldu.

27–Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Süleymân “aleyhisselâm” gibi bütün hayvanların dilinden anlardı. Gelerek sahibinden veyâ başkalarından şikâyet eden hayvanlar çok görüldü. Resûlullah bunu Eshâbı kirâma haber verirdi. Huneyn gazâsında, binmiş olduğu (DÜLDÜL) ismindeki ak katıra (Yere çök) dedi. Düldül, hemen çökünce, yerden bir avuç kum alıp, kâfirlerin üzerine saçtı.

28–Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gaybdan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır:

Birinci kısmı, kendi zamânından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevablar, çok kâfirlerin, katı kalpli düşmânlarının îmâna gelmelerine sebep olmuştur.

İkinci kısmı, kendi zamânında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.

Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyâmete kadar dünyâda ve ahrette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan birkaçı aşağıda bildirilecektir.

[İslâm’a davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, Eshâbı kirâmın bir kısmı Habeşistân’a hicret etmişlerdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekkei mükereme’de kalan Eshâbı kirâmla berâber, üç sene her türlü görüşme, alışveriş yapma, Müslümânlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi, bütün içtimâî muâmelelerden men’ olundular. Kureyş müşrikleri, bu karâr ve ittifâklarını bildiren bir ahdnâme yazarak, Kâ’bei muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ (Arza) denilen bir çeşit kurdu [ağaç kurdu] o vesîkaya musallat etti. Yazılı bulunan (Bİsmikellahümme = Allahü teâlâ’nın İsmi ile) ibâresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtçuk yedi, bitirdi. Allahü teâlâ bu hâli Cibrîli emîn vâsıtası ile Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdi. Peygamberimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hâli amcası Ebû Tâlibe anlattı. Ertesi gün, Ebû Tâlib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek, Muhammed’in Rabbi ona şöyle haber vermiş.

Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni’ olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de Onu artık himâye etmeyeceğim, dedi. Kureyşin ileri gelenleri, bu teklîfi kabûl ettiler. Herkes toplanarak Kâ’beye geldiler. Ahdnâmeyi Kâ’beden indirerek açtılar ve Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurduğu gibi, (Bİsmikellahümme) ibâresinden başka, bütün yazıların yenilmiş olduğunu gördüler.]

Acem pâdişâhı Hüsrevden Medîne’ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, (Bu gece, Kisrânızı kendi oğlu öldürdü) buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi. [Îrân şâhlarına Kisrâ denir.]

29–Bir gün, zevcesi Hafsaya “radıyallahü anhâ”, (Ebû Bekr ile baban, ümmetimin idâresini ellerine alacaklardır) buyurdu. Bu sözle Ebû Bekrin ve Hafsanın babası olan Ömerin “radıyallahü anhüm” halîfe olacaklarını müjdeledi.

30–Ebû Hüreyreyi “radıyallahü teâlâ anh” Medîne’de, zekât olarak gelmiş olan hurmaların muhâfazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Resûlullaha götüreceğim dedi.

Hırsız, fakîrim, çoluğum çocuğum çoktur diyerek yalvarınca, bıraktı, Ertesi gün, Resûlullah Ebû Hüreyreyi çağırıp, (Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?) dedi. Ebû Hüreyre anlatınca, (Seni aldatmış. Yine gelecektir) buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrâr yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrâr gelip yakalanınca, yalvarmaları fâide vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok fâidesi olur, dedi. Ebû Hüreyre kabûl etti.

Gece yatarken, (Âyetel kürsî)yi okursan Allahü teâlâ seni korur, yanına şeytân yaklaşmaz dedi ve gitti. Ertesi gün, Resûlullah, Ebû Hüreyre’ye tekrâr sorup cevab alınca, (Şimdi doğru söylemiş. Hâlbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?) dedi. Hayır bilmiyorum deyince, (O kimse şeytân idi) buyurdu.

31–Rum İmparatorunun orduları ile harp için (Mûte) denilen yere asker gönderdikte, sahâbeden üç emîrin arka arkaya şehit olduklarını, kendisi, Medîne’de minber üzerinde iken, Allahü teâlâ’nın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

32–Mu’az bin Cebeli “radıyallahü teâlâ anh” vâlî olarak Yemene gönderirken, Medîne’nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. (Seninle kıyâmete kadar artık buluşamayız) dedi. Mu’az Yemende iken Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’de vefât etti.

33–Vefât ederken, kızı Fâtımaya, (Akrabâm arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın) dedi. Altı ay sonra Fâtıma “radıyallahü anhâ” vefât etti. Akrabâsından ondan evvel kimse vefât etmedi.

34–Kays bin Şemmasa “radıyallahü anh”, (Güzel olarak yaşarsın ve şehit olarak ölürsün) buyurdu. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken Yemâmede MüseylemetülKezzâb ile yapılan muhârebede şehit oldu.

ÖmerülFârûkun ve Osmânın ve Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” şehit olacaklarını dahî haber verdi.

35–Acem pâdişâhı Kisrânın ve Rum pâdişâhı Kayserin memleketlerinin Müslümânların eline geçeceğini ve hazînelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

36–Ümmetinden çok kimsenin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâmın “radıyallahü teâlâ anhâ” o gazâda bulunacağını haber verdi. Osmân “radıyalllahü teâlâ anh” halîfe iken Müslümânlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da berâber idi. Orada şehit oldu.

37–Resûl aleyhisselâm bir gün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek, (Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemîn ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydâna gelecek fitneleri görüyorum) buyurdu. Osmânın “radıyallahü anh” şehit edildiği günlerde ve sonra Yezîd zamânında, Medîne’de büyük fitneler meydâna geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.

38–Bir gün kendi zevcelerinden birinin halîfeye karşı isyân edeceğini haber verdi. Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” bu söze gülünce, (Yâ Hümeyrâ! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın) buyurdu. Sonra, Alîye “radıyallahü anh” dönüp, (Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!) dedi. Otuz sene sonra, Âişe “radıyallahü anhâ”, Alî “radıyallahü anh” ile harp etti ve ona esîr düştü. Alî “radıyallahü anh”, Onu ikrâm ve ihtirâm ile Basradan Medîne’ye gönderdi.

39–Mu’âviyeye “radıyallahü anh”, (Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükâfât et! Kötülük edenleri de afv eyle!) buyurdu. Mu’âviye “radıyallahü anh”, Osmân “radıyallahü anh” zamânında Şâm’da yermi sene vâlîlik, sonra yirmi sene de halîfelik yaptı.

40–Bir gün, (Mu’âviye hiç mağlup olmaz) buyurdu. Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Sıffîn muhârebesinde, bu hadîsi işitince, eğer önceden işitseydim, Mu’âviye ile “radıyallahü teâlâ anh” harp etmezdim, dedi.

41–Ammar bin Yâsere “radıyallahü teâlâ anh”, (Seni bâgî, âsî olan kimseler öldürecektir) buyurdu. Alî “radıyallahü anh” ile birlikte, Mu’âviye’ye “radıyallahü anh” karşı harp ederken şehit oldu.

42–Kızı Fâtımanın oğlu Hasen “radıyallahü teâlâ anhümâ” için, (Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü teâlâ, Müslümânlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır) buyurdu. Büyük bir ordu ile Mu’âviyeye “radıyallahü anh” karşı harp edeceği zamân, fitneyi önlemek, Müslümânların kanının dökülmemesi için hakkı olan halîfeliği Mu’âviyeye “radıyallahü anh” teslîm etti.

43–Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhümâ”, Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hacâmat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce, (İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun? Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz) buyurdu. Abdüllah bin Zübeyr Mekke’de halîfeliğini ilân edince, Abdülmelik bin Mervan, Şâmdan Haccâcı büyük bir ordu ile Mekke’ye gönderdi. Abdüllahı yakalayıp öldürdüler.

44–Abdüllah ibni Abbâsın annesine “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bakıp, (Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zamân bana getir!) dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, mübârek tükürüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdüllah koyup annesinin kucağına verdi. (Halîfelerin babasını al, götür!) dedi. Abbâs “radıyallahü anh”, bunu işitip, gelip sorunca, (Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halîfelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, Mehdî ve Îsâ aleyhisselâmla namâz kılan bir kimse bulunacaktır) dedi. Abbâsıyye devletinin başına çok halîfeler geldi. Bunların hepsi, Abdüllah bin Abbâsın soyundan oldu.

45–Bir gün, (Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydâna gelecektir. Bunlar, İslâm dîninden ayrılacaklardır) buyurdu.

46–Eshâbından çok kimseye hayr duâlar etmiş, hepsi kabûl olunarak fâidelerini görmüşlerdir.

Alî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni Yemene kâdî [Hâkîm] olarak göndermek istedi. Yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Ben kâdîlik yapmasını bilmiyorum dedim. Mübârek elini göğsüme koyup, (Yâ Rabbî! Bunun kalbine doğru şeyleri bildir. Hep doğru söylemek nasip eyle!) buyurdu. Bundan sonra bana gelen şikâyetçilerden doğru olanı hemen anlar, hak üzere hüküm ederdim.

47–Resûlullahın Cennete gideceklerini müjdelediği on kimseye (Aşerei mübeşşere) denir.

Bunlardan Sa’d bin ebî Vakkâsa “radıyallahü anh” Uhud gazâsında, (Yâ Rabbî! Bunun oklarını hedeflerine ulaştır ve duâlarını kabûl eyle!) dedi. Bundan sonra Sa’dın her duâsı kabûl oldu ve her attığı ok düşmâna isâbet etti.

48–Amcasının oğlu Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” alnına mübârek ellerini koyup, (Yâ Rabbî! Bunu dinde derin âlim yap, hikmet sahibi eyle! Kur’ânı kerîmin bilgilerini kendisine ihsân eyle!) buyurdu. Bundan sonra, bütün ilimlerde ve bilhâssa tefsîr, hadîs ve fıkıh bilgilerinde zamânının bir tânesi oldu. Sahâbe ve tâbi’în Her şeyi bundan öğrenirlerdi. (TercümânülKur’ân), (Bahrülilim) ve (ReîsülMüfessirîn) isimleriyle meşhûr oldu. İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.

49–Hizmetçilerinden Enes bin Mâlike “radıyallahü teâlâ anh”, (Yâ Rabbî! Bunun malını ve çocuklarını çok eyle. Ömrünü uzun eyle, Günâhlarını avf eyle!) duâsını yaptı. Zamân geçtikçe, malları, mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Yüzden ziyâde çocuğu oldu. Yüz on sene yaşadı.

Ömrünün sonunda, yâ Rabbî! Habîbinin benim için yaptığı duâlardan üçünü kabûl ettin, ihsân ettin! Dördüncüsü olan günâhların afv edilmesi acabâ nasıl olacak deyince, (Dördüncüsünü de kabûl ettim. Hâtırını hoş tut!) sesini işitti.

50–Mâlik bin Rebî’aya “radıyallahü teâlâ anh” (Evladın bereketli olsun!) diyerek duâ buyurdu. Seksen oğlu oldu.

51–Nâbiga İsmindeki meşhûr şâir şiirlerinden birkaçını okuyunca, Araplar arasında meşhûr olan (Allahü teâlâ dişlerini dökmesin) duâsını söyledi. Nâbiga yüz yaşına gelmişti. Dişleri ak ve berrak, inci gibi dizilmiş dururdu.

52–Urve bin Cu’d “radıyallahü teâlâ anh” için, (Yâ Rabbî! Bunun ticâretine bereket ver!) buyurdu. Urve diyor ki, bundan sonra yaptığım ticâretlerin hepsi kârlı oldu. Hiç zarar etmedim.

53–Kendi kızı Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ”, bir gün yanına geldi. Açlıktan benzi sararmıştı. Elini onun göğsüne koyup, (Ey açları doyuran Rabbim! Muhammedin kızı Fâtımayı aç bırakma!) buyurdu. Fâtımanın hemen yüzü kanlandı, canlandı. Ölünceye kadar hiç açlık duymadı.

54–Aşerei mübeşşereden Abdürrahmân bin Avfa bereket ile duâ etti. Malı o kadar çoğaldı ki, dillerde destân oldu.

55–(Her Peygamberin duâsı kabûl olur. Her Peygamber, ümmeti için dünyâda duâ etti. Ben ise, kıyâmet günü ümmetime şefâat izni verilmesi için duâ ediyorum. İnşâllah duâm kabûl olacak. Müşrik olmayanların hepsine şefâat edeceğim) buyurdu.

56–Mekke’de bazı köylere gidip îmân etmeleri için çok uğraştı. Kabûl etmediler. Yûsüf Peygamber “aleyhissalâtü vesselâm” zamânında Mısrda görülen kıtlık gibi sıkıntı çekmeleri için duâ etti. O sene oralarda öyle kıtlık oldu ki, leş yediler.

57–Amcası Ebû Lehebin oğlu Uteybe, Resûlullah’ın “aleyhissalâtü vesselâm” dâmâdı olduğu hâlde, Resûlullaha îmân etmedi ve O serveri “sallallahü aleyhi ve sellem” çok üzdü. Mübârek kızı Ümmü Gülsüm hâtunu boşadı. Çirkin şeyler söyledi.

Buna çok üzülüp, (Yâ Rabbî! Buna köpeklerinden birini musallat eyle!) buyurdu. Uteybe, Şâma ticâret için giderken bir gece arkadaşlarının arasında yatıyordu. Bir aslan gelip arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybeye gelince, kaptı parçaladı.

58–Bir kimse, sol eliyle yemek yiyordu. (Sağ el ile yi!) buyurdu. Sağ kolum hareket etmiyor diyerek yalan söyledi. (Sağ elin artık hareket etmesin!) buyurdu. Ölünceye kadar sağ elini ağzına götüremez oldu.

59–Acem pâdişâhı Hüsrev Pervîze îmân etmesi için mektup gönderdi. Alçak Hüsrev, mektûbu parçaladı ve getiren elçiyi şehit eyledi. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, çok üzüldü ve (Yâ Rabbî! Benim mektûbumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!) buyurdu. Resûlullah hayâtda iken Hüsrevi oğlu Şireveyh hançerle parçaladı. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, acem memleketinin tamâmını Müslümânlar feth edip, Hüsrevin nesli de, mülkü de kalmadı.

60–Resûl aleyhisselâm, çarşıda emiri ma’rûf ve nehyi münker ederken, nasîhat verirken, Mervanın babası olan Hakem bin Âs ismindeki alçak, Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” arkasından gelerek, gözlerini açıp kapar ve yüzünü buruşturur, böylece alay ederdi.

Resûl aleyhisselâm, arkaya dönüp, onun bu çirkin hâlini görünce, (Kendini gösterdiğin şekilde kal!) buyurdu. Ölünceye kadar, yüzü gözü oynak kaldı.

61–Allahü teâlâ, Habîbini belâlardan korurdu. Ebû Cehl, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” en büyük düşmanı idi. Büyük bir taşı mübârek başına vurmak için kaldırdıkta, Resûlullah’ın iki omuzunda birer yılan görerek taş elinden düştü ve kaçtı.

62–Kâ’bei muazzama yanında namâz kılarken, yine alçak Ebû Cehl, tam zamânıdır diyerek, bıçakla üzerine yürümek isterken, hemen geri dönüp kaçtı. Arkadaşları, niçin korktun dediklerinde, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile aramızda ateş dolu bir hendek gördüm. Birçok kimse beni bekliyorlardı. Bir adım atsaydım, yakalayıp ateşe atacaklardı. Bunu Müslümânlar işitip, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sorduklarında, (Allahü teâlânın melekleri, onu yakalayıp parçalayacaklardı) buyurdu.

63–Hicretin üçüncü senesinde, Resûl aleyhisselâm (Katfân) gazvesinde, bir ağaç dibinde yalnız yatarken, Da’sûr İsminde bir pehlivân kâfir, elinde kılıçla gelip, seni benden kim kurtarır dedi. Resûlullah, (Allah kurtarır) dedikte, Cebrâîl ismindeki melek, insan şeklinde görünüp, kâfirin göğsüne vurdu. Yıkılıp kılıç elinden düştü. Resûl aleyhisselâm, kılıcı eline alıp, (Seni benden kim kurtarır?) dedi. Beni kurtaracak, senden dahâ hayırlı kimse yoktur diye yalvardı. Afv buyurup, serbest bıraktı. Îmâna gelip, çok kimselerin de îmâna gelmesine sebep oldu.

64–Hicretin dördüncü senesinde, (Benî Nadîr)de, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Yahûdîlerin kal’a duvârları altında Eshâbı ile konuşurken, bir Yahûdî büyük bir değirmen taşını yukarıdan atmak istedi. Taşa elini uzatınca, iki eli çolak oldu.

65–Hicretin dokuzuncu senesinde uzaklardan akın akın gelip îmân ediyorlardı. Âmir ile Erbed isminde iki kâfir, gelenler arasına katılıp, Âmir Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” îmâna geldiklerini söylerken, Erbed arkaya geçip kılıncını kınından çıkarmak istedi. Eli tutmaz oldu.

Âmir, karşıdan, ne duruyorsun diye işâret edince, Resûl aleyhisselâm, (Allahü teâlâ, ikinizin zararından beni korudu) buyurdu. Oradan ayrıldıklarında, Âmir Erbede, niçin sözünde durmadın dedi. O da, ne yapayım ki, kaç kere kılıcı çekmek istedim.

Hep seni ikimizin arasında gördüm, dedi. Birkaç gün sonra hava açıkken ansızın bulutlar kapladı. Erbede yıldırım düşerek devesi ile birlikte öldü.

66–Resûl aleyhisselâm, bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine elini uzatırken, bir kuş geldi. Bu mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş mesti yere bıraktı. Bugünden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.

67–Resûl aleyhisselâm gazâlarda ve çöllerde, kendini muhâfaza için Eshâbından bekçiler ayırmıştı. Mâide sûresindeki, (Allah seni insanların zararından korur) meâlindeki 67. ci âyeti kerîme gelince, bundan vazgeçti. Düşmânlar arasında yalnız dolaşır, yalnız yatar, hiç korkmazdı.

68–Enes bin Mâlikde “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir mendili vardı. Bununla mübârek yüzünü silmişti. Enes, bununla yüzünü siler, kirlendiği zamân, ateşe bırakırdı. Kirler yanıp, mendil yanmaz, tertemiz olurdu.

69–Bir kuyunun suyunu kova içinden içip kalanını kuyuya döktüler. Kuyudan her zamân misk kokusu çıkardı.

70–Utbe bin Firkadin “radıyallahü anh” bedeninde kurdeşen [Urtiker] denilen hastalık çıktı. Resûl aleyhisselâm, onu soyup ve kendi mübârek ellerine tükürüp, elleriyle gövdesini sıvadı. Hasta şifâ buldu. Bedeni, misk gibi kokardı. Bu hâl uzun zamân devâm etti.

71–Selmânı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh”, hak din aramak için, Îrân’dan çıkıp çeşitli memleketleri dolaşmağa başladı.

Benî Kelb kabîlesinden bir kervân ile Arabistân’a gelirken Vâdi’ul kurâ denilen mevkı’de hâinlik edip bir Yahûdî’ye köle diye sattılar. Bu da, akrabâsı, Medîneli bir Yahûdî’ye köle olarak sattı. Hicrette Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Medîne’ye teşrîflerini işitince, çok sevindi. Çünkü, kendisi Nasrânî âlimi idi. En son rehberi büyük bir âlimin tavsiyesi ile, âhir zamân Peygamberine îmân etmek için Arabistân’a gelmişti. O âlim, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vasıflarını öğretmiş, Onun hediye kabûl edip, sadaka kabûl etmediğini, iki omuzu arasında mührü nübüvvet olduğunu ve pek çok mucizeleri olduğunu Selmâna “radıyallahü anh” bildirmişti.

Selmânı Fârisî, Resûlullaha sadakadır diyerek hurma getirdi. Resûlullah onlardan hiç yemedi. Hediyedir diye bir tabakta yirmi beş kadar hurma getirdi. Resûlullah ondan yedi. Bütün Eshâbı kirâm da yediler. Yenilen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resûlullah’ın bu mucizesini de gördü. Ertesi gün bir cenâze defninde mührü nübüvveti görmek arzû etti.

Resûlullah, bunu anlayıp mübârek gömleğini sıyırarak mühri nübüvveti gösterdi. Selmân “radıyallahü anh” hemen îmâna geldi. Birkaç sene sonra 300 hurma ağacı ile bin altı yüz dirhem altın ödemek şartı ile âzât edilmesine söz kesildi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunu işitti. Mübârek elleri ile iki yüz doksan dokuz hurma ağacı dikti.

Ağaçlar o sene meyve vermeğe başladı. Birini Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dikmişti. Bu ağaç meyve vermedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bunu çıkarıp mübârek elleri ile tekrâr dikti. Bu da hemen meyve verdi. Bir gazâda, ganîmet alınan, yumurta kadar altını Selmâna “radıyallahü teâlâ anh” verdiler. Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelip, “Bu gâyet azdır. Bin altı yüz gram çekmez” dedi.

Mübârek ellerine alıp tekrâr Selmâna verdi. “Bunu sahibine götür” dedi. Yarısı ile efendisine olan borcunu ödedi. Yarısı da, Selmâna kaldı “radıyallahü anh”.

72–Resûl aleyhisselâm, namâz kılarken şeytân gelip namâzını bozmak istedikte, mübârek elleri ile yakaladı. Bir dahâ gelip namâzı bozdurmayacağına dâir ondan söz alıp serbest bıraktı.

73–Medîne’deki münâfıkların reîsi olan Abdüllah bin Übey bin Selûl, öleceğine yakın Resûlullahı çağırdı. Arkanızdaki gömleği bana kefen yapınız diye yalvardı. Her istenileni vermek âdeti olduğu için, gömleğini ihsân eyledi. Cenâze namâzını dahî kıldı. Medîne’de bulunan bin münâfık, Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu ihsânına hayrân kalıp, hepsi îmâna geldiler.

74–Kureyş kâfirlerinden Velîd bin Mugîre, Âs bin Vâil, Hâris bin Kays, Esved bin Yagûs ve Esved bin Muttalib, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” cefâ ve eziyet etmekte başkalarından aşırı gidiyorlardı.

Cebrâîl aleyhisselâm gelip, (Seninle alay edenlere cezâlarını veririz...) meâlindeki Hicr sûresinin 95. ci âyetini getirip, Velîdin ayağına, ikincisinin ökçesine, üçüncüsünün burnuna, dördüncüsünün başına, beşincisinin gözlerine işâret etti. Velîdin ayağına bir ok battı. Çok kibirli olduğundan, eğilerek oku çıkarıp atmak, kendine ağır geldi. Demiri topuk damarına batıp, siyatik hastalığına yakalandı. Âs’ın ökçesine diken battı. Tulum gibi şişti. Hârisin burnundan devâmlı kan geldi. Esved bir ağaç altında neşeli otururken, kafasını ağaca vurup, diğer Esved de, âmâ olup, hepsi helâk oldular.

75–Devs kabîlesinin reîsi Tufeyl, hicretden önce, Mekke’de îmâna gelmişti. Kavmini îmâna davet için Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir alâmet istedi. (Yâ Rabbî! Buna bir âyet ihsân eyle) buyurdu. Tufeyl, kabîlesine gidince, iki kaşı arasında bir nûr parladı. Tufeyl, yâ Rabbî! Bu alâmeti yüzümden giderip başka yerime koy. Bunu yüzümde görenlerden bazısı, kendi dinlerinden çıktığım için cezâlandırıldığımı zan ederler dedi.

Duâsı kabûl olup, nûr yüzünden gitti. Elindeki kamçının ucunda kandil gibi parladı. Kabîlesindekiler zamânla îmâna geldiler.

76–Medîne’de Benî Neccâr kabîlesinden hüsnü cemâl sahibi bir kadın vardı. Bir cinnî buna âşık olup, dâimâ gelirdi. Resûl aleyhisselâm Medîne’ye geldikten sonra, bir gün bu cinnî, kadının evinin önündeki duvarda otururken, kadın onu tanıdı. Niçin bana gelmez oldun dedi. Cin, Allahü teâlâ’nın Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zinâyı ve bütün harâmları yasak etti, dedi.

77–(Bi’ri Ma’ûne) denilen muhârebede kâfirler verdikleri sözü bozarak yetmiş Sahâbeden bir, ikisi hâriç hepsini şehit ettiler.

Bunlar arasında Ebû Bekrin “radıyallahü anh” kölesi iken âzât ettiği ve ilk îmân edenlerden Âmir bin Füheyreyi “radıyallahü teâlâ anh” süngülediklerinde kâfirlerin gözü önünde, melekler onu göğe kaldırdılar. Bunu Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdiklerinde, (Onu Cennet melekleri defin ettiler ve rûhu Cennete çıkarıldı) buyurdu.

78–Sahâbeden Hubeyb bin Adiyi “radıyallahü anh”, kâfirler yakalayıp Mekke’ye götürdüler. İdâm ettiler. Kâfirler görsün de sevinsinler diyerek sehpadan indirmediler. Kırk gün sehpada kaldı. Bedeni çürüyüp, kokmadı. Hep taze kan aktı. Resûlullah, bunu haber alarak, onun cesedini getirmek üzere, Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esvedi “radıyallahü anhümâ” gönderip gece ağaçdan aldılar. Medîne’ye getirirken, arkalarından yetmiş atlı yetiştiler. Bu iki Müslümân, kendilerini korumak için Hubeybi yere bıraktılar. Yer yarılıp Hubeyb gayb oldu. Kâfirler bu hâli görüp, döndüler, gittiler.

79–Sa’d bin Muâz “radıyallahü teâlâ anh”, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zamân sonra vefât etti. Namâzında yetmiş bin meleğin bulunduğunu Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.

80–Hicretin yedinci senesinde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Habeş pâdişâhı Necâşîye ve Rum imparatoru Herakliyusa ve Acem pâdişâhı Husreve ve Bizansın Mısrdaki vâlîsi Mukavkase ve Şâmdaki vâlîsi Hârise ve Umman Sultânı Semâmeye mektuplar göndererek, hepsini îmâna davet etti. Mektupları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabâh, o dilleri söylemeğe başladılar.

81–Sahâbenin büyüklerinden Zeyd bin Hârise “radıyallahü teâlâ anh” uzak bir yere gidiyordu.

Kirâ ile tuttuğu katırcısı, tenhâ bir yerde bunu öldürmek istedi. İzin isteyip iki rek’at namâz kıldı. Sonra üç kere (Yâ Erhamerrâhimîn) dedi. Her birini söylerken (onu öldürme) sesi geldi. Dışarıda adam var sanarak, katırcı dışarı çıkıp içeri girdi. Üçüncüsünde, elinde kılıç bulunan bir süvâri içeri girip katırcıyı öldürdü. Sonra Zeyde dönerek, sen Yâ Erhamerrâhimîn duâsına başlarken, ben yedinci gökte idim. İkincisini söylerken birinci göğe yetiştim. Üçüncüsünde yanınıza geldim, dedi. Bunun, melek olduğunu anladı.

82–Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zevcelerinden Ümmü Selemenin “radıyallahü teâlâ anhâ” âzât ettiği Sefîne ismindeki sahâbî, Resûlullah’ın hizmetinden hiç ayrılmazdı. Rumlara karşı yapılan gazâda askerden ayrılıp kâfirlere esîr düştü.

Kaçıp gelirken karşısına korkunç bir aslan çıktı. Ben Resûlullah’ın hizmetçisiyim deyip başından geçenleri aslana anlattı. Aslan, buna yüzünü gözünü sürüp, yanında yürüdü. Düşmândan bir zarar gelmesin diye yanından ayrılmadı. İslâm askeri görülünce, dönüp gitti.

83–Cehcâhi Gaffârî İsminde birisi halîfe Osmâna “radıyallahü teâlâ anh” isyân etti. Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” her zamân elinde taşıdığı âsâyı dizi ile kırdı. Bir sene sonra, dizinde Şir pençe [Anthrax] hastalığı hâsıl olarak ölümüne sebep oldu.

84–Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” Şâmdan hacca gelip, Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Medîne’deki minberi şerîfini bereketlenmek için Şâma götürmek istedi. Minberi yerinden oynattıklarında, güneş tutuldu. Her taraf kararıp, yıldızlar göründü. Bu arzûsundan vaz geçti.

85–Uhud gazâsında Ebû Katâdenin “radıyallahü teâlâ anh” bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” getirdiler. Mübârek eli ile gözünü yerine koyup, (Yâ Rabbî! Gözünü güzel eyle!) dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan dahâ kuvvetli görürdü. Ebû Katâde’nin torunlarından biri halîfe Ömer bin Abdülazîzin yanına gelmişti. Sen kimsin? dedi.

Bir beyt okuyarak, Resûlullah’ın mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halîfe bu beyitleri işitince, kendisine ziyâde ikrâmda ve ihsânda bulundu.

86–Iyâs bin Seleme diyor ki, Hayber gazâsında, Resûlullah beni gönderip Alîyi istedi “radıyallahü anhümâ”. Alînin gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mübârek parmaklarına tükürüp, Alînin gözlerine sürdü. Sancağı eline verip, Hayber kapısında dövüşmeğe gönderdi. Çok zamândır açılamayan kapıyı Alî “radıyallahü anh” yerinden sökerek, Eshâbı kirâm kal’aya girdiler.