EY DERYÂ!
Seyyid Alâeddîn'in talebelerinden Ebü'l-Feth anlattı: "Bir iş için, Mısır'a gidecektim. Hocamdan izin isteyince; "Bu yolculuğun sonunu tehlikeli görüyorum. İstersen çıkma!" buyurdu. Sonra benim çok istekli hâlimi görünce de; "Ey Ebü'l-Feth! Eğer çok istiyorsan git. Fakat başın dara düşüp, bir tehlike ile karşılaşırsan, bizi hatırla ve şu duâyı oku." buyurarak, okunacak duâyı öğretti. Sonra mübârek ellerini açarak, selâmetle gitmem için duâ etti. Ben de ellerini öperek, hazırlık yaptım. Yol arkadaşlarımla Antakya'ya geldik. Orada bir gemiye binerek yolculuğa başladık. O gece karşı taraftan bir rüzgâr esiyordu. Gittikçe şiddetlenen rüzgâr, gemiyi sağa sola sallamaya başladı. Dalgalar yükseldi, gemi batma tehlikesi ile karşı karşıya idi. Mürettebât da dâhil olmak üzere, hepimiz korkuya kapıldık. Duâ, tövbe ve istigfâr dilimizden düşmüyordu. Denize batma korkusu ile dermansız kalıp, kendimden geçmiş bir hâlde iken, hocamın; "Ey Ebü'l-Feth! Niçin nasîhatimi dinlemiyorsun? Ne çabuk bizi ve öğrettiğim duâyı unuttun?" sesiyle irkildim. Hemen duâyı okuyup, "İmdâd yâ hocam Seyyid Alâeddîn Semerkandî hazretleri, himmetinizi istirhâm ediyorum!" dedim. O anda geminin gidiş istikâmetinden, süratle su üzerinde yürüyerek gelen bir kimse göründü. Herkes içinde bulunduğu durumu unutmuştu ve hayretle gelen kimseye bakıyordu. Yaklaşınca, yüz hatları belli oldu. Gelen, mübârek hocam idi. Bir sağa bir sola sallanıp duran geminin kenarından tutarak, denize hitâben; "Ey deryâ! Allahü teâlânın izni ile sâkinleş!" buyurdu. O ânda deniz sâkinleşti, dalgalar duruldu. Kurtulmuştuk. Hocam, herkesin hayret dolu bakışları arasında gözden kayboldu. Gemidekiler, birbirlerine bu zâtın kim olduğunu soruyorlardı."
KESMEYEN BIÇAK
Alâeddîn Semerkandî hazretlerini sevenlerden biri, bir gün yola çıkmıştı. Yolda onu bir eşkıyâ öldürmek istedi. Tam o sırada eşkıyâya; "Bütün eşyâm param, neyim varsa senin olsun. Beni serbest bırak, öldürme." dedi. O şahıs; "Onlar nasıl olsa benim olacak benim maksadım seni öldürmektir." dedi. O zât o anda Alâaddîn Ali Semerkandî'yi hatırladı ve şöyle yakardı: "Yâ Rabbî! Kudretinle SeyyidAlâaddîn hazretlerinden bana yardım ulaştır." der demez, eşkıyâ o zâta üç kere bıçağı çaldı ise de, Allahü teâlânın izniyle ve Alâaddîn Semerkandî'nin himmeti bereketiyle bıçak kesmedi. Bunun üzerine eşkıyâ bıçağın keskin olup olmadığını denemek için büyük taşa vurdu. Taş ikiye ayrıldı. Tekrar o zâtı kesmek istedi, fakat bıçak yine kesmedi. O zât; "Ey kişi!Benim bir azîz hocam var. Onun bereketiyle beni öldüremezsin." dedi. Eşkıyâ bu sözü duyar duymaz kızıp; "Görelim bakalım hocan seni elimden kurtarabilecek mi?" dedi ve elindeki bıçakla tekrar saldırdı. O zât canından umudunu kestiği zamanda âniden uzaktan elinde mızrağı olduğu halde beyaz bir ata binmiş, yeşiller giymiş bir zât yıldırım gibi geldi ve eşkıyâya mızrağı ile öyle vurdu ki, mızrağın ucundan kıvılcımlar çıktı. Eşkıyâ o anda öldü. Atlının Alâeddîn Ali Semerkandî olduğunu anlayan talebe, Zeyne'ye gelince, başından geçenleri henüz anlatmamıştı ki, Alâeddîn Semerkandî ona; "Ben hayatta iken sırrımı kimseye söyleme, sakla!" buyurdu.