Ziyâeddîn Gümüşhânevî Rahmetullahi aleyh

Menkıbeleri

BÜLBÜL GİBİ

Bir talebesi şöyle anlatır: "Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzûruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsâadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana; "Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki câmiye git, oradaki müslümanlara nasîhat et." buyurdu. Ben de; "Peki efendim." deyip buyurduğu câmiye gittim. O günlerde Arabî gramer bilgilerini öğrenmekle meşgûl olduğumdan başkalarına nasîhat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere câmide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Ahmed Ziyâeddîn hazretlerinin himmet ve yardımlarıyle söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim."

YÜZÜM KARA

Bir talebesi şöyle anlatır: "Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım; "Yâ Rabbî! Günâhkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günâhkâr kuluna merhâmet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!" diyerek göz yaşı dökerken birden Ziyâeddîn hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma duâ etti. "Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!" buyurup gitti. O saatten îtibâren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Ziyâeddîn hazretlerinin kerâmet olarak bize yardımlarıydı.

SÖZ DİNLEMEK

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defâ bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.

İNKÂRCI

Talebelerinden Aziz Bey anlatır: "Bir gün hocam Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyâret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sâhibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de; "Niyetim büyük velî mübârek hocamı ziyâret etmekti." dedim. Orada bulunanlardan biri; "Kimdir o zât?" dedi. Ben de; "Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleridir." dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâeddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp; "Demek seni de aldatmış o!" dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona; "Sus ey inkârcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!" dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; "Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!" buyurdu. Bunun üzerine ben edeple; "Evden geliyorum efendim." dedim. O tekrar bana; "Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?" buyurdu. Ben hayret edip; "Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım." dedim. O; "Keşke uğramasaydın ve oradaki inkârcı kimseleri hiç görmeseydin." buyurdu. Sonra da; "Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakîkatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zîrâ meyveli ağaç taşlanır." diyerek, bana nasîhatlerde bulundu."