Ali Râmitenî kuddise sirruh

Menkıbeleri

Alî Râmitenî hazretlerine, “Azîzân” denmesinin sebebi de şöyle anlatılır: Bir zamân Alî Râmitenî’nin evinde ikiüç gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek bir şey yoktu. O sırada Alî Râmitenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. (Bu yemeği, siz ve yakınlarınız için hâzırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnûn edersiniz,) diyerek yalvardı. Bu nâzik ânda gelen yemekten son derece hoşnut olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikrâm ederek ağırladı. Misâfir gittikten sonra, o talebesini çağırtarak; (Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne murâdın var ise iste! Çünkü hâcet kapısı şu ânda açıktır,) buyurdu. Genç de; (İlimde ve Evliyâlık makâmında sizin gibi olmaktan başka bir arzûm yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim!) dedi. Alî Râmitenî hazretleri; (Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa kaldıramazsın. İstersen başka bir dilekte bulun,) buyurdu. Genç ise; (Dünyâda tek murâdım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzû buyurursanız, ona râzıyım efendim,) dedi. Bunun üzerine Alî Râmitenî hazretleri; “Pekâlâ” buyurup, elinden tutarak, berâberce husûsî halvet hânesine girdiler. Yüz yüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra, Zâhirî ve Bâtınî ilimlerde Allahü teâlâ’nın izniyle, Alî Râmitenî’nin “kuddise sirruh” derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün dahâ yaşayıp vefât etti. Ona bir ânda kendi makâmlarını verip, kendisi gibi olmasına sebep olduğu için, iki azîz manâsında, Hazreti üstâdın İsmi “Azîzân” olarak kaldı.

Alî Râmitenî hazretlerinin iki oğlu olup, ikisi de Zâhirî ve Bâtınî ilimlerde söz sahibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhîme bıraktı. Büyük oğlu da Zâhirî ve Bâtınî ilimlerde çok ileri olduğu hâlde, insanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Alî Râmitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: (Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamânda bize kavuşur.) Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.

Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin en büyük talebelerinden olan seyyid Atâ, zamân zamân Alî Râmitenî hazretleri ile buluşur, görüşürlerdi. Buna rağmen bir gün, seyyid Atânın dilinden Azîzân hazretleri hakkında uygun olmayan bir söz çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları, seyyid Atânın bulunduğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esîr alıp gitmişler. Seyyid Atâ başına gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu anladı. Yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hâzırladı. Özr dilemek için Alî Râmitenîyi davet etti. Azîzân Alî Râmitenî hazretleri, seyyid Atânın maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve davetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Alî Râmitenî; (Seyyid Atânın oğlu gelmeyince, Alî bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz,) dedi. Sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı. İçeriye seyyid Atânın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce, meclisten bir feryat, bir figân koptu. Oradakiler şaşırıp, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; (Şu anda bir gurup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum,) dedi. Meclistekiler, bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Her biri onun talebesi olmakla şereflendiler.