Muhammed Mâsûm-i Fârûkî kuddise sirruh

Menkıbeleri

Mekkei muazzama’da bulunduğu sıralarda, büyük kardeşi Hâce Muhammed Sa’îd hastalanmıştı. Hastalığı da ağırdı. Kurtulması için duâ etti. Teveccüh buyurdu. Ağlayarak Allahü teâlâ’ya sığındı. Ellerini kaldırarak, içli duâ eyledi. Sonra buyurdu ki: “Duâ esnâsında müşâhede eyledim ki; huşû ile ellerimi kaldırıp, Allahü teâlâ’ya duâ ettiğim sırada, mahlukattan milyonlarcası, bana uyarak ellerini kaldırdılar. Murâdımın hâsıl olması için, duâma iştirâk ettiler. Böylece duâm kabûl oldu. Ağabeyimin râhatsızlığı geçip, tam sıhhate kavuştu.”

Sofî Pâyende Tılâ Kâbilî anlatır: “Muhammed Ma’sûm hazretleri bana icâzet verdikten sonra, memleketime gidip, insanları irşat etmemi emir etti. Bunun üzerine; “Efendim, irşat makâmında bulunmak, masraf ister. Gelen giden çok olur. Benim ise sarf edecek bir şeyim yoktur,” dedim. Bu sözler üzerine bana; “Ey Sofi! Bir parça kırmızı ve bir parça da siyâh kağıt getir,” buyurdu. Hemen gidip getirdim. Mübârek elleri ile o kağıtları, para şeklinde kesti. Sonra ıslatıp bana verdi. Bu kağıtlar o anda altın ve gümüş para oldu. Hayretler içerisinde kaldım. Kendi kendime; “Bu tasarrufu bana ihsân etselerdi, ne iyi olurdu,” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp, bana tekrâr buyurdu ki: “Peki bu tasarrufu Allahü teâlâ’nın izniyle sana verdim. Ama, ihtiyâcın olduğu zamân kullanırsın. Kırmızı kâğıdı yuvarlak yapar, ıslatırsan altın olur. Siyâh kağıdı ıslatırsan gümüş olur.”Sonra izin alarak, memleketime gittim. Evimize her gün misâfir geliyordu. Buyurdukları gibi yapıyordum. Kağıtlar, altın veyâ gümüş para oluyordu. Hocamın bu tasarrufu ile gereken her masrafı karşılayıp, irşat vazîfesine devâm ettim. Halk tarafından çok sevildim ve böylece onlara hizmet ettim.” Bu talebesinin İsmi, altın yapan Kâbilli Sofi manâsında; “Sofî Pâyende Tılâ Kâbilî” diye meşhûr olmuştur.

Hüdâperest Hân adında bir vâlî, vâlîliği bırakıp, Muhammed Ma’sûm hazretlerine talebe olmuştu. Bir gün evine altı misâfir gelmişti. Onlara yedirecek ve ikrâm edecek bir şeyi yoktu. Sohbet ve hatmi kaçırmamak için, hocası Muhammed Ma’sûm’un huzûruna gitti. Hocası Muhammed Ma’sûm hazretleri sıkıntısını kerâmetiyle anlayıp, sohbetten sonra, kendisine ve altı misâfirine onar tâne olmak üzere yetmiş dâne, “Enbe” denilen yemiş verdi. Ayrıca altı müsâfiri için, “Eşrefî” denilen altı altın para verdi ve; “Sen bizim oğlumuz yerindesin. Burada bulunduğun müddetçe, sana misâfir gelirse, hiç çekinmeden bize haber ver,” buyurdu.

Muhammed Ma’sûm hazretlerinin, Sofî Pâyende Kerbâs adında bir talebesi, huzûrunda yetişip, halîfelerinden oldu. Yanından ayrılıp memleketine giderken, ona biraz kumaş vermişti. Verirken de; “Bu kumaşta bereket vardır,” buyurmuştu. Sofî Pâyende uzun zamân o kumaştan bir parça keserek satıp, ihtiyâçlarını temîn etti. Kumaş hiç eksilmiyordu. Hayâtının sonuna kadar böyle devâm etti. Vefâtından sonra da vasiyeti üzerine o kumaş kendisine kefen yapıldı. Bunun için, kumaş yapan Sofî manâsında “Sofî Pâyende Kerbâs” İsmi ile meşhûr olup, anıldı.

Yine, talebelerinin büyüklerinden Hâce Muhammed Sıddîk şöyle anlatmıştır: “Hocam Muhammed Ma’sûm hazretlerinin sohbetine ve derslerine devâm ettiğim sırada, memleketime gidip gelmek üzere izin almıştım. Yola çıkıp, bir müddet gittikten sonra, yolda derin bir su kenârında durdum. Gömleğimi yıkamak istedim. Fakat bu sırada ayağım kaydı. Birden bire suya düşüp batmaya başladım. Su beni boyluyordu. Yüzme de bilmiyordum. Bir batıyor bir çıkıyordum. Ölmek üzereydim. Tam bu sırada hocam Muhammed Ma’sûm hazretleri göründü. Elimden tuttu ve beni boğulmaktan kurtardı. Sonra da gözden kayboldu.”

Yine bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Bir gün kendimden geçip, muhabbet ateşiyle yanarak, sahrâlara düşmüştüm. O kadar gitmişim ki, şehirden çok uzaklaşmışım. Sahrâda çok susadım. Neredeyse susuzluktan ölecektim. Ben bu hâlde çâresiz iken, hocam Muhammed Mâ’sûm hazretleri uzaktan göründü. Hemen şevk ile, sevinerek hocamın yanına koştum. Tam huzûruna varınca hocam gözden kayboldu. Fakat hocamın bana gözüküp, sonra da gözden kaybolduğu yerde bir pınar buldum ve suyundan içtim. Böylece şiddetli susuzluktan ve helâk olmaktan kurtuldum.”

Muhammed Ma’sûm hazretlerinin sohbetinde bulunmakla şereflenen bir zât şöyle anlatmıştır: “Bir defasında hayvanıma odun yükleyip getirirken, yük devrilip yıkıldı. Yalnızdım ve tekrâr yüklemek için yardım edecek kimsem yoktu. Çâresiz kaldım. Bu sırada Muhammed Ma’sûm hazretleri birden bire karşıma çıktı. Yıkılan yükü hayvanın üzerine koydu ve gözden kayboldu.”

Muhammed Ma’sûm, bir gün abdest alırken, abdest aldığı ibriği kuvvetle duvara fırlattı. Hizmetinde bulunan talebesi gitti ve başka bir ibrik getirdi. Talebesi, önce verdiği ibriğin böyle atılıp kırılmasına üzüldü. “Acabâ ne kusûr ettim,” deyip, Muhammed Ma’sûm hazretlerinin yakınlarından birine gidip, durumu anlattı. O da, talebesinin bu üzüntülü ve korkulu hâlini Muhammed Ma’sûmi Fârûkî hazretlerine bildirdi. Muhammed Ma’sûm hazretleri buyurdu ki: Ona söyleyiniz, korkmasın. O ibriği attığım sırada, bizi sevenlerden birisi sahrâda, kana susamış bir aslana rastladı. Aslan o anda onu orada öldürecek, parça parça edecekti. O talebem ise tam bir âcizlik içinde bizden yardım istedi. O anda elimde ibrikten başka bir şey yoktu. Bunun için ibriği aslana fırlattım ve o zavallıyı kurtardım. Bu hâdiseyi yaşayan talebesi başından geçenleri sonra şöyle anlattı: Sahrâda âniden bir aslan gördüm. O anda Hocam, İmâmı Muhammed Ma’sûm hazretlerini hâtırladım. Hemen baş gözüm ile gördüm ki, İmâmı Ma’sûm hazretleri geldi. Elindeki ibriği aslana fırlattı. Aslanda hareket edecek kuvvet kalmadı. Sonra hocam gözümden kayboldu. Böylece beni o aslandan kurtardı. Sonra, o ibriğin kırılmış parçalarını yerden topladım. Hâlâ yanımda saklıyorum.

Muhammed Ma’sûm hazretlerinin, vefât ettiği sene, Şa’bân ayının on beşinci gecesi, Yani duâların kabûl olduğu, ecellerin takdir edildiği Berât gecesinde, talebelerinden bazı hâdiseleri sorup cevab aldı. Sonra da; “Bir kutbun ismini yaşayanlar defterinden sildiler,” buyurarak, vefât edeceğine işâret etti. Yine vefâtına yakın bir zamânda bir yerde durup; “Pek yakında kemâl sâhiplerinden birinin mezârı burası olur,” buyurdu. Vefât edince, kabrinin orası olduğunu görenler bu sözdeki işâreti anladılar.