Şâhı Nakşıbend Behâeddîn-i Buhârî kuddise sirruh

Menkıbeleri

Bir defasında Nesefde büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsûller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur bekledi. Fakat bir damla bile su düşmedi. Nesef halkı, Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretlerinin duâsını almak için, aralarından birini huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzûn ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Üzülmesinler, Allahü teâlâ onlara yağmur gönderecek.” Aradan kısa bir zamân geçti, Nesefe yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devâm etti. Kuraklık kalkıp, bolluk oldu.

Bir talebesi şöyle anlatmıştır: Ben küçük yaşta Cenânyan denilen yerden Buhârâya geldim. Âlimlerin derslerine devâm ettim. Sonra kalbime Kâ’beyi ziyâret etmek arzûsu düştü. Mekke’ye gidip, Kâ’beyi ziyâret etmek şerefine kavuştum. Buhârâya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı. Hattâ eşkıyâlık yapacak kadar kötü bir hâlde idi. Ben bu hâlde iken, bir çekilime hâli hâsıl oldu. Bu hâl, beni ister istemez, Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretlerinin huzûruna sürükledi. Huzûruna varınca, beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yediğim sillenin tesîrinden neye uğradığımı bilemedim. İstemeyerek bağırdım. Behâeddîni Buhârî hazretleri bu hâlime öfkelenip; “Sus!” dedi. Sonra da; “Eğer sabredip o nârayı atmasaydın, bir sohbetle işin temâm olurdu,” buyurdu.

Talebelerinden Emîr Hüseyin de şöyle anlatmıştır:“Benim evim Kasırı Ârifânda idi. Yirmi yaşına kadar çiftçilik ile uğraştım. Namâzdan ve niyâzdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yoktu. Tam gençlik cehâleti içinde idim. Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretleri câmi’e giderken, gelip geçtikçe, beni görüp tebessüm ederdi. Nihâyet bir gece rüyamda Behâeddîni Buhârî hazretlerini gördüm. Mübârek elinde bir ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım, kendimi gördüm. Uyanınca, beni bambaşka hâller kaplamıştı. Âniden Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretleri evime geldi. Bana dedi ki; “Aynayı sana kim verdi?” “Siz verdiniz efendim,” dedim. “Niçin namâz kılıp, Kur’ânı kerîm okumazsın?” buyurdu. “Kur’ânı kerîm okumayı bilmiyorum,” dedim. “Ben sana namâzı ve Kur’ânı kerîmi öğretirim,” buyurdu. Bundan sonra beni yetiştirip, terbiye etti. Pek çok ihsâna ve nimete kavuşmama sebep oldu.”

Nakl edilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasırı Ârifâna gelip, Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip, afv etmelerini istedi. Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedâva özr kabûl edilmez,” buyurdu. Gelen zât; “Bir öküzüm vardır, onu size vereyim,” dedi. “Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamândan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir,” buyurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı. Sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîni Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîni Buhârî altınları sayıp, içinden bir dânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi. “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap. Kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlâ’nın kullarına dağıt,” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın harâmdır,” buyurdu. Dahâ sonra o zâta; “Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?” dediler. Behâeddîni Buhârî hazretlerini tanımadan ve ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi.

Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretleri, talebelerinden birini, bir iş için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle, dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, uyuya kaldı. Rüyasında hocası Behâeddîni Buhârî’yi gördü. Elinde bir asâ ile yanına yaklaşıp; “Uyan, kalk burası uyunacak yer değildir,” dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp, gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Birden, iki kurdun kendisine doğru yaklaştığını ve hücûm etmek üzere olduklarını gördü. Hemen oradan uzaklaşıp, yoluna devâm etti. Kasırı Ârifâna varınca, Behâeddîni Buhârî hazretlerinin yola çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirâhat edilir mi?” buyurdu.

Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretlerine hediye olarak bir miktâr balık getirilmişti. Balığın getirildiği sırada, o mecliste hâzır bulunan talebeleri ile berâber balığı yemek arzû ettiler. Balıklar hâzırlanıp, sofra kuruldu. Talebeler, Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî ile birlikte sofraya oturdular. İçlerinden biri, sofraya oturmadı. Behâeddîni Buhârî ona; “Niçin sofraya oturmuyorsun?” dedi. O da oruçluyum diyerek, nâfile oruç tuttuğunu bildirdi. Ona; “Gel bize uy!” dedi. Fakat gelmedi. Tekrâr; “Gel bize uy! Ramezân günlerinden bir günde tutulan oruç sevabı kadar sevâp kazanırsın,” buyurdu. Fakat o kimse söz tutmayıp, inâdında ısrâr etti. Bunun üzerine talebelerine; “Bu adam, Allahü teâlâd’an uzaktır. Siz onu terk ediniz,” buyurdu. O oruçlu kimse, son derece zahit bir kimse idi. Fakat, Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretlerinin sözüne itirâz edip, muhâlefet göstermesi sebebiyle, zahitliğini kaybetti. İbâdetlerini terk etmeğe başladı. Tamâmen dünyâya yönelip, felâkete düştü.

Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Semerkandda oturuyordum. Behâeddîni Buhârî hazretlerinin keşif ve kerâmet sahibi büyük bir zât olduğunu duyunca, ona karşı muhabbetim iyice arttı. Sabrım kalmadı ve sohbetine kavuşmak için Buhârâya gitmeye karâr verdim. Yola çıkarken annem hırkamın bir yerine harçlık olarak dört altın dikti. Buhârâya varınca, Behâeddîni Buhârî hazretlerinin sohbetine katıldım. Sohbeti sırasında beni öyle bir hâl kapladı ki, Sabrım kalmadı. Orada bulunanlardan birine, Behâeddîni Buhârî hazretlerine beni talebeliğe kabûl etmesini söylemesi için ricâ ettim. Durumumu arz edince, bana çok iltifât edip, kabûl ederiz, Fakat senden altın alırız, buyurdu. Ben fakîrim, altınım yoktur,” dedim. Talebelerine dönüp; “Bunun hırkası içinde dört altını olduğu hâlde, o yok diyor, dedi. Behâeddîni Buhârî hazretleri bunu söyleyince, hayretler içinde kaldım. Hemen hırkamı söküp, içindeki dört altını çıkarıp önlerine koydum. O mecliste bir çocuk vardı. Talebelerinden birine; al şu altınları bu çocuğa ver, buyurdu. O talebe alıp çocuğa verdi. Fakat çocuk almadı. Çok ısrâr etmelerine rağmen kabûl etmedi. Tekrâr bana verdiler. Çok utanıp, mahcup oldum. Bu hâdiseden sonra, Behâeddîni Buhârî hazretleri, talebeleri ile birlikte başka bir köye gitmek üzere yola çıktı. Ben de onlara katıldım. O köyde büyük bir sohbet meclisi kuruldu. Bir ara talebeleri, beni de talebeliğe kabûl etmesini arz ettiler. Bu sefer yanımdaki altınları, o mecliste bulunan başka bir çocuğa vermemi söylediler. Verdim. Fakat, o da almadı. O kadar mahcup oldum ki, utancımdan yerin dibine girecektim. Talebeleri, beni talebeliğe kabûl buyurmaları için bir dahâ arz ettiler. O zamân buyurdu ki: “Hasislik, cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç bir sıfattır. Bilhâssa Hak yolunda ilerlemek isteyen bir kimsenin hasislik etmesi çok kötü bir iştir.” Bundan sonra beni de talebeliğe kabûl etti. Beni irşat ederek, dünyâ sevgisini kalbimden çıkardı. Hamd olsun tevekkül sıfatı böylece kalbime yerleşti.