Annesi şöyle anlatmıştır: Emîr Gilâle hâmile iken, şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısına tutulurdum. O lokmayı midemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hâl başımdan üç defa geçti. Sonra çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hâmile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların halâlden olmasına çok dikkat edip, ihtiyâtlı davrandım.
Emîr Gilâl, on beş yaşlarında iken güreşmeye heves etmiş ve bu işle meşgûl olmaya başlamıştı. Bir gün güreş meydânına çıkıp dönerken, seyircilerden birinin kalbine şöyle gelir: “Bu seyyid çocuk, güreş ile meşgûl oluyor, hâlbuki böyle hâlde bulunmak, kendisinin yüksek değerine ve seyyidlik şerefine uygun değildir. Kalbine bu düşüncenin gelmesiyle, oturduğu yerde uyur. Rüyada kıyâmetin koptuğunu ve göğsüne kadar bir bataklığa battığını görür. Çıkmaya gücü de yoktur. O sırada Emîr Gilâl hazretleri gelip, elleriyle onu pazusundan tutup, bataklıktan çıkarır. Uykudan uyanınca, güreşin sona erdiğini görür. O zamân seyyid Emîr Gilâl hazretleri, onun yanına gelip, der ki, “Senin rüyanda gördüğün gün için pehlivânlık ediyorum. Senin gibi çamura ve bataklığa batmış olanları kuvvet ve himmetle kurtarırım.” O zât, Emîr Gilâl’in ellerine kapanıp, tövbe ve istiğfâr etmiştir.
Yine gençlik yıllarında bir gün, er meydânında güreş tutmakta ve büyük bir kalabalık da onu seyretmekte idi. Zamânın büyük âlimi ve mürşidi kâmili olan Muhammed Bâbâ Semmâsî, o güreşirken tam oradan geçmekte idi. Orada durup, uzun müddet ayakta onu seyretti. Yanında bulunan talebeleri bu hâle şaşıp, kendi kendilerine; acaba bu işle meşgûl olanları seyretmesinin sebebi nedir? diye düşündüler. Muhammed Bâbâ Semmâsî, talebelerinin kalplerinden geçeni anlayıp buyurdu ki: (Bu meydânda öyle bir mert vardır ki, pek çok kimse onun sohbetinin bereketiyle Evliyâlık konaklarının üstün mertebelerine kavuşacaktır. Onu, bulunduğumuz yola bağlamak istiyorum.) Onlar böyle konuşurken, Emîr Gilâl’in gözleri Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye takıldı. Onu görür görmez, birdenbire kalbi ona tutulup, değişiverdi. Hemen koşup yanına yaklaştı. Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin ellerine kapandı. O güne kadar yaptığı bütün hatâ ve günâhlardan tövbe etti. Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye sâdık bir talebe oldu. Bundan sonra, hayâtında yeni ve bambaşka bir safha başlamıştı. Hocasının sohbet ve hizmetinden hiç ayrılmadı. Yirmi sene sohbetine ve derslerine devâm etti. Her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri, Sûhârîden beş fersah (30 km. kadar) uzakta bulunan ve hocasının ikâmet ettiği Semmasa gider gelirdi. Hocasına olan bağlılığı, temizliği, gayreti, ilime olan arzû ve isteği, onu kısa zamânda olgunlaştırdı. Hocasının ders ve sohbetlerinde kemâle geldi. İnsanlara doğru yolu gösteren kıymetli bir rehber oldu. Hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine geçip, irşat vazîfesi yaptı. İnsanların Ehli sünnet itikâdında olmasını, Sâlih ameller yapmasını, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmasını, kalbin ve rûhun kötü huylardan kurtulmasını, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlayan ve bu iş için lâzım olan bilgileri öğreten Tasavvuf ilminde çok talebe yetiştirdi. Seyyid Emîr Gilâl, hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin yanında, Semmâsda bulunduğu sırada, orada oturan bir gurup insanla, başka bir köyden bir cemâat arasında anlaşmazlık çıkmıştı. İş kavgaya dökülüp, birinin dişi kırılmıştı. Dişi kırılan kimse ve taraftarları, kırılan dişin diyetini almak için hâkime müracaat etmeye karâr verdiler. Fakat önce Muhammed Bâbâ Semmâsî’ye danışalım, kendi başımıza iş yapmayalım, ne buyurursa öyle yapalım, dediler. Doğruca Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna gidip, durumu arz ettiler. “Kırılan dişi verin,” buyurdu. Dişi alıp, o sırada henüz yanında talebe olan seyyid Emîr Gilâle kırık dişi verip; “Evladım, şu işi hâllet de, aralarındaki anlaşmazlık bitsin,” buyurdu. Seyyid Emîr Gilâl, Evliyânın rûhâniyyetini vesîle kılıp, Allahü teâlâ’ya duâ ederek, kırık dişi yerine koydu. O anda, duâsı bereketiyle diş, eskisi gibi sağlam bir hâle geldi. Dişi kırılan kimse, bu hâdise karşısında hayret edip, dişini kıranları şikâyet etmekten vazgeçti. Yanında bulunanlarla birlikte, yaptıklarına pişmân olup, tövbe ettiler ve doğru yol üzere yürüyen Sâlih kimselerden oldular.
Nakl edilir ki, bir köyde Sâlih zâtlardan biri vefât edeceği sırada, cenâze namâzını seyyid Emîr Gilâl hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat seyyid Emîr Gilâl, uzak bir yerde bulunuyordu. O zât vefât edince, o beldenin âlimleri, velîleri toplandı. Seyyid Emîr Gilâlin çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfî; (Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allahü teâlâ’nın izni ile mâlûm olur ve buraya gelir,) dedi. Bu arada iki kişi gidip, haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, seyyid Emîr Gilâl hazretleri âniden karşıdan gözüktü. Halk onu görünce, karşılamaya koştular ve bu kerâmeti karşısında onu dahâ çok sevip, bağlandılar. Bundan sonra seyyid Emîr Gilâl, vefât eden zâtın cenâze namâzını kıldırdı ve toplananlarla birlikte kabre götürüp, defin ettiler. Cenâze defin edildikten sonra, kalabalık bir cemâat câmide toplandı. Oradaki âlimler, bu iş için kendisine bir işâret ulaşıp, ulaşmadığını ve nasıl malûm olduğunu sordular. Bunun üzerine seyyid Emîr Gilâl hazretleri buyurdu ki: “Ey kardeşlerim, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kalp, kalbe karşıdır.” Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Mümin, müminin aynasıdır.” “Her kaptan içindeki sızar.” Seyyid Emîr Gilâl bunları söyledikten sonra, halk onun marifet sahibi büyük bir velî olduğunu anlayıp, kendi kendilerine; “Biz bu zâtın büyüklüğünü bilmiyormuşuz,” dediler. Bu sırada cemâat içinde bulunan âlimlerden Mevlâ’nâ Tâceddîn, seyyid Emîr Gilâl hazretlerine, kendisini talebeliğe ve hizmetkârlığa kabûl etmesini söyledi. “O bizim vazîfemiz değildir,” buyurarak; “Hiç olmazsa seni manevî evlatlığa kabûl edeyim” deyip, onu manevî evlatlığa kabûl etti. Öyle bir teveccühte bulundu ki, Mevlâ’nâ Tâceddîn, o ânda marifet ilmine kavuşup, maksadına ulaştı.
Bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Gece vakti, varıp hocamın odasına girdiğimde, kalabalık bir cemâat vardı. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmediğim ve tanımadığım kimselerdi. Kalabalıktan oturacak yer kalmamıştı. Herkes başını eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere oturarak, başımı yere eğip, beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra başımı kaldırıp baktım ki, odada hocam seyyid Emîr Gilâlden başka hiç kimse görünmüyordu. Hocam bana bakıp; “Sana müjdeler olsun, şimdi sen artık maksada kavuştun, ama bunu gizli tut,” buyurdu. Bundan sonra hocama; “Burada gördüğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar kimlerdi?” diye sordum. Buyurdu ki: “Bunlar ricâlülgayb denilen velîlerdi. Aralarında Hâce Gülân ve Abdülhâlik Goncdüvânî de vardı. Bunlar öyle zâtlardır ki, vefâtlarından önce ve sonra, Allahü teâlâ’nın dînine hizmet ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın.”