Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri bir defasında talebeleriyle Van Gölü kıyısında gidiyordu. Göldeki Ahtamar Adasında bulunan Ermeni kilisesinden bir papaz çıkarak, su üstünde yürümeye başladı. Talebeler bunu görünce, bazılarının hâtırına; “Allah’ın düşmanı dediğimiz papaz, su üzerinde yürüyor da, Evliyânın büyüğü, Allahü teâlâ’nın sevdiği, seçtiği kulu bildiğimiz, seyyid hazretleri acabâ neden su üzerinde yürümez ve kıyıdan dolaşır” diye gelir. Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri, bu düşünceyi anlayıp, mübârek ayaklarındaki nalınları ellerine alıp, birbirine çarpar. Nalınları çarptıkça papaz suya batar. Boğazına kadar gelince, bir dahâ çarpar. Papaz, batar ve boğulur. Sonra, böyle düşünen talebelerine dönerek; “O, sihir yaparak, su üstünde gidiyor, böylece sizin îmânınızı bozmak istiyordu. Nalınları çarpınca sihri bozulup battı. Müslümânlar sihir yapmaz. Allahü teâlâdan kerâmet istemekten de hayâ ederler,” buyurdu. Kerâmeti ile papazın sihrini bozdu.
Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretlerinin, ilim tahsîline ara verdiği günlerden bir bayram günü, Şırnakda îmâl edilen meşhûr tiftik yününden yapılmış bir elbise giymişti. Kendi güzelliğiyle, elbisenin hoşluğu birbirine eklenmiş, fevkalâde bir güzellikle dikkatleri üzerine çekiyordu. Arvâsa yakın bir köyde oturan, akıllı ve olgun, Arvâsîlere çok bağlı Şeyhu diye anılan bir zât, Arvâs Câmii’nin karşısındaki damda duruyordu. Onu görünce; ”Bir zamânlar Arvâstan meşhûr âlimler çıkardı. Şimdi ise güzel ve yakışıklı gençler çıkıyor. Ah, “çok yazık” diye inledi. Bu sözü işiten Seyyid Fehîmi Arvâsî; “Bu sözü niçin söyledin?” diye sorunca; “Hiç, içimden öyle geldi,” dedi. Seyyid Fehîmi Arvâsî; “Bu sözü söylemenizin bir sebebi vardır muhakkak, söyleyiniz,” dedi. Şeyhu; “Medrese âlimsiz, müderrissiz kaldı. Biz inşâallah filân efendimiz yetişir diyorduk. Şimdi bakıyorum da, o efendimiz giyinmeye, süslenmeye başlamış,” cevabını verdi. Bu sözlerin kendisine söylendiğini anlayan Seyyid Fehîmi Arvâsî hemen eve gidip, güzel elbiselerini çıkardı. Kitâplarını çantasına yerleştirip, gerekli hâzırlıkları yaptıktan sonra, yeniden ilim tahsîline çıktı.
Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri her sene Vana gelişinde bir müddet kalırdı. Âşıkları toplanır, feyiz alırlardı. Umûmiyetle kendisini çok seven mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir sene Ahmed Bey hacca gitmişti. O sene de Seyyid Fehîmi Arvâsî, Vana gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı yakınlarından birini çağırdı ve; “Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp, falan eve gideceğiz,” buyurdu. O kimse; “Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur. Yarın gitsek olmaz mı?” dedi. “Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ahmed Beyin oğullarına da haber ver,” buyurdu. Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar. “Efendim bir kusûr yaptıksa afv buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse üzülür. Biz ona ne cevab vereceğiz, lütfediniz, ihsân ediniz! Kabahatimizi bağışlayınız,” dediler. Çok göz yaşı döktüler. Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri; “Hayır sizden çok râzıyım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere duâ etmekteyim. Fakat şimdi gitmemiz lâzım,” buyurdu. Ahmed Beyin oğulları; “Emir buyurduğunuz gibi olsun,” dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkasının evine gittiler. Ertesi gün oğlu Muhammed Emîn Efendi, Ahmed Beyin oğullarının pek çok üzüldüklerini söyledi. “Babacığım o evde sabâha kadar kalsaydık ne olurdu?” diye sordu. Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri; “Oğlum! Şimdi kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekkei mükereme’de vefât etti. Ev yetim evi oldu. Mal mîrâsçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yiyip içiyorduk. Çünkü Ahmed Beyin seve seve halâl edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız mîrâsçılarının hakkı olduğundan, bir şeyi kullanmak câiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıldım,” buyurdu. Bir ay sonra hâcılar döndü. Herkes geldi. Ahmed Bey gelmedi. “Bir gece yarısı Mekke’de vefât etti,” dediler. Hesap ettiler, Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu. Onun kerâmeti olduğunu anladılar.
Van vilâyetinin Gürpınar ilçesinin Muhammed Pîrân aşîretinden Alî isminde bir zât gelerek, Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretlerine talebe oldu. Bir yolculuk sırasında vaktiyle hasmı olan bir kimse yolunu kesti. Alî ismindeki zâtı öldürmek üzere silâhına sarıldı. Nişân aldığı sırada, Alî ismindeki zât; “Beni öldürme! Hazreti Şeyhe (Seyyid Fehîmi Arvâsî’ye) talebe oldum. Bütün dünyâ düşüncelerinden sıyrıldım,” diyerek, hasmını iknâ etmeye çalıştı. Fakat silâhlı kimse onu dinlemeyip, silâhının tetiğine bastı. Beş tâne fişeği vardı. Hepsini attı, Fakat hiç ses duyulmadığı gibi, Alî Efendiye de herhangi bir şey olmadı. Silâhlı kimse, fişek yuvasına baktı, fişekleri göremedi. Olanlar karşısında şaşırıp kaldı. “Şeyhin seni öldürtmez,” diyerek ayrılıp gitti. Alî Efendi bir müddet sonra Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretlerini ziyâret etmek üzere Arvâsa gitti. Ziyâret esnâsında Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri ona; “Köyün tepesinde çok korktunuz mu?” diye sordu. Alî Efendi; “Evet efendim,” dedi. Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri oturduğu postun altından beş adet fişeği çıkararak, Alî Efendiye verdi ve; “Kul hakkıdır. Üzerimizde kalmasın” buyurup, fişekleri sahibine vermeyi emir etti. Alî Efendi bu fişekleri sahibine götürüp verdi. Hâdise sırasında zâten hayret içinde kalmış olan silâhlı kimse, yaptıklarına pişmân oldu. Tövbe edip, Arvâsa gitti ve Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretlerine talebe oldu.
Seyyid Abdülhakîm efendi, onun sohbetlerinden çok istifâde etmişti. Bir gece benzeri olmayan bir sohbet oldu. Seyyid Abdülhakîm efendi bu sohbette dinlediklerini kendisi için yeterli görerek; “Bu sohbet bana yeter, alabileceğim her şeyi bu gece aldım,” diye düşündü. Sabâh olunca üstâdı Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri kendisinden ibriğini istedi. Abdülhakîm Efendi ibriği, bir elma ağacının altında bulunan hocasına götürdü. Bu sırada Seyyid Fehîmi Arvâsî hazretleri, “Abdülhakîm! Bu ağaç ne ağacıdır?” diye sordu. “Elma ağacıdır efendim,” diye cevab alınca; “Bu ağacın bir gövdesi, dalları, dallarında da meyveleri vardır. Şimdi bir elmanın içindeki çekirdeği yiyen bir kurt, ben bütün elmayı ve elma ağacını yedim, onda olanları aldım dese, doğru olur mu?” buyurdu. Böylece Seyyid Abdülhakîm efendiye geceki düşüncelerinin yanlış olduğunu bildirip, dahâ çok gayret etmesi gerektiğini işâret buyurdu.