Ubeydullah-ı Ahrâr kuddisesirruh

Menkıbeleri

“Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm dâimâ Allahü teâlâ ile idi. Bir ân Onu unutmaz, bir ân Ondan gâfil olmazdım. Soğuk bir kış günü, çamur bir yerden geçerken, ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken, ayakkabım düştü. O sırada bir gaflet ârız oldu. Bu işle uğraşırken, Allahü teâlâ’yı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu. “Bak, şu genç bunca eziyet içinde Allahı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden Onu nasıl unutursun?” diyerek, hüngür hüngür ağlamaya başladım. O zamân, herkesi kendim gibi, her ân Allahü teâlâ’ya âgâh sanırdım. Bulûğ yaşına erişinceye kadar, Allahü teâlâ’dan gâfil olanlar bulunduğunu anlayamamıştım. Allahü teâlâ’nın yarattığı herkesin, kendisini düşündüğünü, hâtırladığını, unutmadığını sanırdım. Sonradan anladım ki, Allahü teâlâ’dan gâfil olmamak, yalnız bazı kullara mahsûs ilâhî bir inâyet imiş. Ancak riyâzet ve nefs mücâdelesiyle elde edilebilir, hattâ bazılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.”

Amcasının oğlu Hâce İshak da şöyle anlatmıştır: Ben ve diğer çocuklar oyun oynarken, aramıza katılması için ne kadar ricâ etsek, ona kabûl ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenârda durur ve kendi hâllerinde olurdu.

Kendisi şöyle anlatır: Hâlimin başlangıcında, rüyada Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördüm. Gâyet yüksek bir dağın eteğinde, Eshâbı ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, elleri ile benim yaklaşmamı işâret edip; “Beni bu dağın başına çıkar!” buyurdu. Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. “Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat, başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım,” buyurdular.

Yine ilk zamânlarda, rüyada hâce Şâhı Nakşîbend Behâeddîni Buhârî hazretlerini gördüm. Bâtınıma, kalbime öyle tasarruf etti ki, ayaklarımda mecâl kalmadı. Ondan sonra dönüp yürüyüverdiler. Ben de bütün gücümü sarf ederek, arkalarından koştum ve yetiştim. Geriye dönüp, “Mübârek olsun!” buyurdular.

Ubeydullahi Ahrâr hazretleri çocukluğundaki hâlini şöyle anlattı: Küçüklüğümde, bende kuvvetli bir vâhime, hayâl gücü vardı. Yalnız başıma evden dışarı çıkamazdım. Bir gece bana öyle bir hâl oldu ki, kalbim Ebû Bekr Şâşînin kabrini ziyâret etmek şevki ile doldu. Hemen evden çıktım. Kabri başına varıp, kabre karşı oturdum. Kalbime hiçbir korku gelmedi. Bir sâat kadar böyle kaldım. Oradan Şeyh Hâvend Tâhûrun kabrine gittim. Yine içimde bir vehim ve korku yoktu. Oradan Şeyh İbrâhîm Kimyâgerin kabrine, Şeyh Zeynüddîn Kûyi Ârifanın kabrine gittim. Bundan sonra artık bende, kabirlerde ve korkulu yerlerde, büyüklerin rûhâniyyetinin bereketiyle hiçbir korku hâli kalmadı. Taşkent din bütün mezârlarını dolaşmayı âdet edindim. Mezârlar birbirinden uzak yerlerde idi. Bir gecede hepsini dolaştığım oluyordu. Ev halkı benim geceleri böyle dolaşmamdan telâşa düşmüş olacaklar ki, peşimden süt kardeşimi göndermişler. Benim ne yaptığımı öğrenmek istemişler. Bir gece Şeyh Hâvend Tâhûrun kabri şerîfinin yanında idim. Süt kardeşim çıkageldi. Yanıma gelir gelmez, elini üzerime koyup titremeye başladı. “Sana ne oldu?” dedim. “Gözüme garip şeyler görünüyor, az kaldı helâk olacaktım,” dedi. Onu alıp, eve götürüp bıraktım. Ev halkına demiş ki: “Artık ondan şüphelenmeyiniz. Ondan dolayı hoşnut olunuz. Biliniz ki o, bizim gibi olmayıp, bambaşka bir hâle kavuşmuştur. Karanlık gecede, on kişinin bir gurup hâlinde sokulamayacağı mezârlar başında kimsesiz, sabâha kadar kalmaktadır.” Ev halkı bunu öğrendikten sonra, benim bambaşka bir hâle tutulduğumu anlayıp, hakkımda başka şeyler düşünmediler.

Yine şöyle anlatmıştır: İlk zamânlarımda, bir gece Şeyh Ebû Bekr Kaffâlın mezârının başına gidip, oturmuştum. Bu mezâr o kadar heybetli ve korku vericiydi ki, gündüzleri bile yanına yaklaşmaktan korkarlardı. Taşkent de bir adam vardı. Bize karşı inât ve muârız idi. Bize bir zarar yapmak için fırsat kollardı. Meğer o gece beni gözetleyip, takîp etmiş. Ben mezârın başına varıp oturdum. Başımı eğip murâkabeye dalınca, beni korkutup, dehşete düşürmek için, birdenbire bir nâra atarak üzerime doğru gelmeye başladı. Hiç aldırmadım, murâkabe ve oturuşumu da bozmadım. O kişi, benim bu hâlimi görünce utandı. Ağlayarak önüme gelip, yüzüstü düştü. Benden özür diledi. Sonra bizim dostlarımızdan oldu.

Ubeydullahi Ahrâr zamânında, Taşkent de şeyhlik iddiâsında bulunan, irşat makâmına oturan, pek çok kimse vardı. Bunlar, Ubeydullahi Ahrâr hazretlerine karşı da kıskançlık gösterirlerdi. Netîcede, hepsi tek tek silinip gittiler. Ubeydullahi Ahrâr hazretleri, Bagistândan Taşken de gelip, talipleri irşat ile meşgûl olduğu zamân, orada bir âlim vardı. Etrâfında çok talebe toplanmıştı. Ubeydullahi Ahrâr hazretlerinin tasarrufunu ve üstünlüğünü görünce, hasedinden çatlayacak hâle geldi. Bir gün meclisine gidip, tasarrufu ile Ubeydullahi Ahrâr hazretlerini tesîr altında bırakıp, müflis göstermek istedi. Gözlerini Ubeydullahi Ahrâr hazretlerine dikip, tesîr altında bırakmak için bütün gayretini topladı. Altından kalkılmaz bir yük havâle etmek istiyordu. Ubeydullahi Ahrâr hazretleri de, onun tesîrini defetmeye koyuldu. Böylece bir sâat geçti. Nihâyet Ubeydullahi Ahrâr ayağa kalkıp, o kişiye yaklaşıp, yanında duran havluyu çekti ve yüzüne çarparak; “Aklı bozulmuş bir divâne ile ne uğraşıyorum!” dedi ve oradan uzaklaştı. Bu karşılık üzerine kendinden geçip yere yuvarlanan o kimse, aklını ve bütün bilgisini kaybetti. Pazarlarda çırıl çıplak gezmeye kalkışacak kadar aklî dengesini kaybedip, perîşan hâle düştü.

Ubeydullahi Ahrâr hazretlerinin yakınlarından biri, bir defasında harâm bir işi yapmak üzere iken, Ubeydullahi Ahrâr birdenbire; “Ne yapıyorsun?” diye seslenip, îkâz etti. O kimse yerinden fırlayıp, kendine geldi ve harâm işlemekten vazgeçti. Biraz sonra Ubeydullahi Ahrâr evine gelip; “Allahü teâlâ’nın yardımı olmasaydı, şeytâna kapılmış gitmiştin!” buyurdu. Yine aynı kişi, bir gece şarâp içmek istedi. Bir yakınını, gece karanlığında kendisine şarâp alıp getirmesi için gönderdi. Gönderdiği kimse serâbı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarâp testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeğe başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve şarâp testisi kırıldı. Şarâp isteyen kimse, bilinmesinden korkarak, sabâhleyin erkenden kalkıp kırılan şarâp testisinin parçalarını topladı. Bundan hemen sonra, Ubeydullahi Ahrâr o kimsenin evine geldi. “Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılacaktı ve bir dahâ seninle buluşmama imkân kalmayacaktı” buyurdu.