Evliyânın büyüklerindendir. SultânülÂrifîn lakabıyla meşhûrdur. Künyesi, Ebû Yezîddir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ bin Âdemdir. 160 [m. 776] veyâ 188 [m. 803] de Îrânda Hazar Denizi kenârında Bistâmda doğdu. Alî bin Âdem isminde iki kardeşleri olup, onlar da, zühd ve takvâ ile süslü ve sofiyye yoluna mensup idiler.
Dahâ annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken, şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.
Çocuk iken bir gün câmi’ avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîki Belhî kendisini görüp; “Bu çocuk büyüyünce, zamânının en büyük velîsi olacak” buyurdu. Yine bir gün hadîs âlimlerinden bir zât onu görünce, çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: “Güzel çocuk, namâz kılmasını güzelce biliyor musun?” Bâyezîdi Bistâmî de ona; “Evet, Allah dilerse becerebiliyorum” cevabını verince; “Nasıl?” diye sordu. Bâyezîdi Bistâmî de; buyur yâ Rabbî! Emirini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ânı kerîmi dâne dâne okuyor, ta’zîm ile rükü’ya varıyor, tevâzu’ ile secde ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum, deyince, o zât hayrân kaldı. Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun, diye sordu. Bâyezîdi Bistâmî de; Onlar beni değil, Allahü teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği mesh ediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim, diye cevab verdi.
Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur’ânı kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyeti kerîmenin (Lokman sûresi: 14.cü âyeti kerîmesi) tesîri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip, niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevab verdi: “Bir âyeti kerîme gördüm. Allahü teâlâ o âyeti kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emir ediyor. Yâ benim için Allahü teâlâ’ya duâ et, sana hizmet ve itâat etmem kolay olsun, veyahut da beni serbest bırak, hep Allahü teâlâ’ya ibâdet ile meşgûl olayım. Annesi; seni Allahü teâlâ’ya emânet ettim. Kendini Ona ver, dedi. Bundan sonra Bâyezîd, Allahü teâlâ’nın emirlerini yapmakta gevşeklik göstermedi. Fakat annesinin hizmetini de ihmâl etmedi. Annesinin küçük bir arzûsunu, büyük bir emir kabûl edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzûsunu yerine getiremedi. Bu husûsu büyük pişmânlık içinde şöyle anlatmıştır: “Hayâtımda yalnız iki defa annemin arzûsunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincisinde düştüm, burnum ezildi. İkincisinde, ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.
Bâyezîdi Bistâmî, İmâmı Câferi Sâdık’ın vefâtından kırk yıl sonra doğdu. Ca’feri Sâdık’ın “radıyallahü anh” torunu ve on iki imâmın sekizincisi olan imâmı Alî Rızâ’nın sohbetinde yetişti. Ondan yayılan vilâyet nûrlarına kavuştu. Bunun bereketiyle İmâmı Câferi Sâdık’ın rûhâniyyetinden istifâde etti. Bâyezîd, İmâmı Câferi Sâdık’ın rûhâniyyetinden feyiz almakla meşhûr oldu. Üveysî olarak yetişti. Otuz sene Şâm civârında riyâzet ve mücâhede etmiş ve yüz on üç âlimden ilim öğrenmiştir. (Otuz sene mücâhede ettim. İlimden ve ilime mütabeâtdan dahâ güç bir şey bulmadım) buyurmuştur. Aşkı ilâhîde o kadar ileri ve ibadette o derece yüksekte idi ki, namâz kılarken Allahü teâlâ’nın korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fâdıl ve edîb idi. Şiirleri
Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp, çile çektikten sonra, bir gece, Allahü teâlâ’ya yalvardım. Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur, diye ilhâm olundu. Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; “Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki dâne misâli olan dünyâ mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allahü teâlâ’ya kavuşmak için yol isteyen kimselere; “Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı hâlde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mi zan ediyorsunuz. Asla izin alamazsınız, diye söylemesi bildirildi.
Bâyezîdi Bistâmî hazretleri buyurdu ki:
Dilini, Allahü teâlâ’nın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesâba çek. İlime yapış ve edebi muhâfaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbadetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâ’yı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.
(Se’âdeti Ebediyye) kitabının 684.cü sahîfesinde diyor ki: (Tevekkülün en yüksek derecesini, âriflerin sultânı, Bâyezîdi Bistâmî haber veriyor. Şöyle ki: Ebû Mûsâ Dîneverî “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, tevekkülün ne olduğunu Bâyezîde sordum. Sen, ne dersin? dedi. Âlimler buyuruyor ki, (Sağın, solun, her tarafın yılan, akrep dolu olsa, kalbine bir şey gelmemesi tevekküldür) dedim. Buyurdu ki, bunu yapmak kolaydır.
Benim yanımda tevekkül (Kâfirlerin hepsini Cehennemde azâp içinde, müminlerin hepsini Cennette nimetler içinde görüp de, ikisi arasında hiç ayrılık bulmamaktır) buyurdu.)
Yine buyurdu ki:
“Gözlerini harâma bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru.”
“Bir gece karanlığında odamda otururken, ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. Sultânla oturan edebini gözetmelidir, diyordu. Hemen toparlandım.”
“Allahü teâlâ’nın kendileri sebebiyle nefsimi cezâlandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların en şiddetlisi olarak gafleti buldum. Allahü teâlâ’dan bir an gâfil olmak (bir an Onu unutmak) Cehennem ateşinden dahâ şiddetlidir.”
“Ey Allahım! Ey kusûrlardan uzak olan sonsuz kudret sahibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennemi ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım.” Hazreti Ebû Bekri Sıddîk “radıyallahü anh” da böyle duâ ederlerdi.
“Siz havada uçan birisini gördüğünüz zamân, hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sahibi birisi olduğuna hükm vermeyin. Hatâ edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmet sahibi olduğunu anlamak için, İslâmiyyetin emirlerine uymaktaki hassâsiyetine, Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması ve sünneti seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimse fazîlet ve kerâmet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve za’îflik bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sahibidir, demek mümkün olmaz.”
“Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?” diye duâ ettim. Bir nidâ geldi, “Nefsini üç talakla boşa” diyordu.
“Bu kadar zahmet ve meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lâzım olduğunu anladım.”
“Günâhlara bir defa, tâ’atlere ise bin defa tövbe etmek lâzımdır. Yani yaptığı ibâdet ve tâ’atlere bakıp kendini beğenmek, o ibâdeti hiç yapmamak günâhından bin kat dahâ fenâdır.”
“İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duâyı kabûl eyle.”
“Bütün âlemin yerine beni Cehennemde yaksalar ve ben de sabır etsem, Allahü teâlâ’ya muhabbeti davâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allahü teâlâ da benim ve bütün âlemin günâhını afv etse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz.”
“Bir kimsenin, Allahü teâlâ’ya olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti; kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu’ gibi üç hasletin bulunmasıdır.”
“Allahü teâlâ’nın nimetleri, her an herkese gelmektedir. O hâlde her zamân Ona şükür etmek lâzımdır.”
“Bizim sözlerimiz Kitâp ve sünnettendir. Bu iki kaynaktan gücünü ve manâsını almayan bir sözde değer yoktur.”
Ârifin alâmeti nedir, diye sorulduğunda; Allahü teâlâ’yı anmakta gevşeklik göstermemektir, buyurdu.
Bâyezîdi Bistâmî buyurdu ki: Şu on şey beden üzerine farzdır:
1) Farzları noksansız yerine getirmek,
2) Harâm kılınan şeylerden kaçınmak,
3) Allah için mütevâzı’ olmak,
4) Müslümân kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak,
5) İyi ve kötü herkes için hayr isteyen olmak,
6)Allahü teâlâ’nın mağfiretini arzûlamak,
7) Her işte ve her hâlde, Allahü teâlâ’nın rızâsını gözetmek,
8 )Öfkeyi, gurûr ve taşkınlığı, zulm ve haksızlığı, üzücü ölçüde mücâdeleyi terk etmek,
9) Kendi kendine nasîhatcı olmak, nefsi terbiyeye çalışmak,
10) Ölüme bilerek hâzırlanmak.
Şu on şey bedeni korur:
1) Gözleri harâmdan ve lüzûmsuz şeylerden korumak,
2) Dili zikre alıştırmak ve bunu i’tiyâd hâline getirmek,
3) Nefs muhâsebesi yapmak ve günlük hayâtı bu ölçü içinde sürdürmek,
4) İlim öğrenmek ve öğrenilen ilmi fâideli olacak şekilde kullanmak,
5) Edeb ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı muhâfaza etmek,
6) Bedeni, dünyânın fâidesiz işlerinden kurtarıp, dünyâ ve âhıret için fâideli işlerde kullanmak,
7) İnsanlarla haşrneşr olmamak, kalbi geliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekâyı işletmek için uzlete çekilmek,
8) Nefs ile kıyasıya mücâdele etmek,
9) Çokça ibâdet etmek,
10) Peygamber efendimizin sünnetine uymak.
Şu on şey bedenin şerefidir:
1) Tevâzu’ içinde yumuşak huyluluk,
2) Hayâ ve edeb,
3) İlim,
4) Harâm ve şüpheli şeylerden kaçınmak. Gönül râhatlığı içerisinde ibâdetleri hatâsız yapmaya çalışmak ve dünyâ şatafatına değer vermemek,
5) Her işte, atılan her adımda Allahü teâlâ’dan korkmak,
6) Güzel ahlâk,
7) Başa gelen belâ ve musîbetleri yüklenmek, sabrı dayanak yapmak,
8) Halk ile iyi geçinme yollarını, idâre etmek çârelerini bilip yürütmek,
9) Öfkeye mâni’ olmak,
10) Dilenmeyi terk etmek.
Şu on şey insanın maddî ve manevî yapısını tahrip eder:
1) Dînine önem vermeyen kimseyle arkadaşlık etmek,
2) Hayırlı ve yararlı kişilerden ayrılmak, onlarla dostluk kurmamak,
3) Nefsin isteklerine boyun eğip, onun peşine takılmak,
4) İslâmiyyetden uzaklaşmak,
5) Dinden olmayan şeyleri din adına uydurup [bidat meydâna çıkarıp], dîne sokan kimselerle [bidat sâhipleri ile] oturup kalkmak,
6) Dünyâ ve âhıret için yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri arzûlamak,
7) Halkı kötü zan altında tutmak,
8) Üstünlük taslamak,
9) Dünyalıktan yana üzüntüye kapılmak,
10) Âhıreti düşünmemek.
On şey insan varlığını öldürür:
1) Terbiye azlığı,
2 )Cehâlet çokluğu,
3) Halktan nimet beklemek,
4) Şehvet azgınlığı, nefs kudurganlığı,
5) Baş olma sevdâsı,
6) Dünyâya lüzûmundan fazla meyl etmek,
7) Allahü teâlâ katında nefs ile dostluk kurmak,
8) Çok yemek,
9) Çok uyumak,
10) Kalabalığa uymak.
On şey insanı aşağılık yapar:
1) Öfke ve hiddet,
2) Kin ve nefret,
3) Büyüklenme,
4) Zulm ve haksızlık,
5) İnat yollu mücâdele,
6) Cimrilik,
7) Başkasına ezâ ve cefâ etmek,
8) Mümîn kardeşine saygısızlık,
9) Kötü huy ve fenâ ahlâk,
10) İnsâf ölçülerini aşmak.