Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden ona seslenip su istedi. Bâyezîdi Bistâmî hemen fırlayıp, su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrâr uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O hâlde bekledi. Nihâyet annesi uyandı ve “Su, su!” diye mırıldandı. Bâyezîdi Bistâmî elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesîri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun, dedi. Bâyezîdi Bistâmî; Anneciğim, uyandığınız zamân, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum, dedi. Bunun üzerine annesi; yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol! diye cânu gönülden duâ etti. Belki de annesinin bu duâsı sebebiyle, Allahü teâlâ ona Evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.
Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibâdetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zamân zamân annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusûr bulunup bulunmadığını sorardı. Anneciğim; beni emzirdiğin zamân, benim yüzümden harâmdan bir şey aldın mı? İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilemiyorum, derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; Evladım, tek şey hâtırlıyorum. Sen dahâ küçük idin. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak, için ocağın üstünde pişmekte olan çorbadan komşudan izin almaksızın, parmağımı batırıp, ağzına koydum, dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helâllik dilemesini istedi. Annesi helâllik diledikten sonra, yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.
Bir gün kendisine; “Mürşidin, yol göstericin kimdir?” diye sordular. O da; “Bir kadın” dedi. “Bu nasıl olur?” dediler. Cevabında şöyle buyurdu: “Bir gün Allahü teâlâ’nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için, bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir aslana işâret ettim. Kafes açılıp, aslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcup oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; “Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?” dedim. Kadın; “Zâlim Bâyezîdi gördüm diyeceğim, dedi. Ben hayretle; “Neden?” diye sordum. Kadın şöyle cevab verdi: “Allahü teâlâ, bu aslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sahibi desinler diye yapmış isen çok dahâ fenâdır.” Bunun üzerine çok ağlayıp istiğfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydâna gelse, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhîm Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah” yazısını veyâ bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydâna gelen hâllerin doğru olduklarının, Allahü teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.”
Bâyezîdi Bistâmî, Allahü teâlâ’nın aşkı ile öyle bir hâlde idi ki, Ondan başka hiçbir şeyi hâtırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; “Yavrum İsmin nedir?” diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; “Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defasında ismimi sormanızın hikmetini anlayamadım.” Bâyezîdi Bistâmî; “Evladım, kusûra bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allahü teâlâ’nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, Ondan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hâtırımda tutmaya çalışıyorum. Fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme, buyurup talebesinin gönlünü aldı.
Bir gün yakınları kendisine; “Efendim, filân yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sahibi bir velîdir, dediler ve dahâ başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîdi Bistâmî; “Madem öyledir. O hâlde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu,” buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîdi Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhâl geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünneti seniyyeye uymakta ve edebe riayette za’îf birisine, nasıl olur da kerâmet sahibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlâ’nın Evliyâsından olması mümkün değildir, buyurdu.
Bâyezîdi Bistâmî, hocalarından birinin huzûrunda bulunuyordu. Hocası; “Şu raftaki kitabı getir, dedi. Bâyezîd; “Hangi raftaki kitabı istiyorsunuz efendim, dedi. Hocası; “Bunca zamândır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum, deyince, Bâyezîdi Bistâmî; “Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemendeki dikkat ve edebe riayetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrâfa bakmış değilim, diye cevab verdi. Hocası bu söz karşısında, “Mâdem ki durum böyledir. Senin işin temâmdır. Şimdi, artık Bistâma dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin, buyurdu.
SultânülÂrifîn Bâyezîdi Bistâmî’yi bir gece uyku bastırıp, sabâh namâzına uyanamadı. Namâzını kazâ edip, o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. Ey Bâyezîd, bu günâhını afv eyledim. Bu pişmânlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namâz sevabı ihsân eyledim, diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytân gelip, Bâyezîdi Bistâmînin mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve; Kalk namâzın geçmek üzeredir, dedi. Bâyezîdi Bistâmî, şeytâna; ey mel’ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namâzının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın? buyurunca, şeytân şu cevabı verdi: Birkaç ay önce sabâh namâzını kaçırdığında, pişmânlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için, ayrıca yetmiş bin namâz sevabı almıştın. Bu gün, onu düşünerek, sâdece vaktin namâzının sevabına kavuşasın da, yetmiş bin namâz sevabına kavuşmayasın diye seni uyandırdım, dedi.
Bâyezîdi Bistâmî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misâfir oldular. Ev sahibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîdi Bistâmî yanında bulunanlara; “Bu kandilde bir gariplik görüyorum. Yanıyor ama Işık vermiyor. Hikmeti nedir?” diye sordu. Ev sahibi; “Efendim. Biz bu kandili bir gece yakmak için komşumuzdan emânet almıştık. Bu akşâm ikinci gece yakıyoruz.” deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve “hemen kandili sahibine götürüp teslîm edin. Arzû ederseniz, bir gece dahâ yakmak için izin isteyin” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrâr izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîdi Bistâmî buyurdu ki: “İşte şimdi ışığını görüyorum.”
Bâyezîdi Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avcuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allahü teâlâ’nın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.